16 Mart 2017

Türk filmleri geldi bu sefer...


Filmlere verdim kendimi demiştim ya, bu da Türk filmlerinden bir demet...
Çok iyi seçimler yapmamışım gerçi ama yine de yazıyım dedim....

Hoşça ve dostça kalınız efem ♥



BULANTI (2015)

Zeki Demirkubuz'u severim... Masumiyetçilerindenimdir... O filmle aşık olmuşumdur. Tüm filmlerini izlemek gibi bir fikrim de vardır, henüz tamamlayamadığım... Bu sene dedim başlıyım yeniden... Hepi topu 11 film... Hepsini izleyeyim, izlediklerimi bile...

Neyse efenim son filmi Kor'u bulamadım filmcimde, ondan bir öncekiyle başlayayım...

Aaaaaa kendisi oynamış bu filmde de, bilmiyordum şaşırdım... Tekrarlamaz diye düşünmüştüm oysa... Filmin geçen sene afişini gördüğümde adam kendine afiş yaptırmış demişdim de okumamıştım hiç bir yorumu, izlemeden etkilenmeyeyim diye...
İzledikten sonra okuyorum, sevişme sahnelerinde oynayacak aktör bulamadığını...
Güldüm inanın, öyle ahım şahım bir sahne olsa gam yemeyeceğim de, yok...
Muhtemelen kendisi oynamak istedi, bunu da itiraf edemedi gibi basit bir denklem geldi aklıma itiraf ediyorum :)

Şimdi bu filmle ilgili bol spoiler verebilirim, izlemek isteyen varsa okumasın ya da bilerek okusun...
Spoiler vermem filmi izlemenize engel değilmiş bu filmde ama onu söyleyebilirim...

Ahmet (Zeki Demirkubuz) tek başına filmi ele geçirmiş, kadınlara düşkün, entellektüel gözüken ama tamamen bence boş bir entellektüeli sergileyen, evli, çocuklu bir öğretim görevlisi....
Filmin ilk sahnelerinde kadının bozguna uğramış suratını görüyoruz ve Ahmet'in bu haldeyken gitme annene kelamını duyuyoruz. Ama kadın ana evine gitmeye kararlı, birkaç laf sokuyor ve gidiyor... Uzun süreli bir gidiş değil ama, ziyaret sadece belli...
Sonra Ahmet'i sevgilisiyle evde görüyoruz... Çok da üzülmemiş anlayacağınız karısının  aile ziyaretine... Sevgilisini çağırmış hemen... Beraberlerken deli gibi telefonlar çalıyor, ama bizimkinin umurunda değil... Derken sabah apartman görevlisi aynı zamanda evin de temizliğine ve bakımına gelen kadın güm güm çalıyor kapıyı... Bizimki biraz panik ama soğuk görüntüsüyle açıyor kapıyı... Karakoldan arıyorlar sizi, ulaşamamışlar, acil bir durum var galiba diye mıymıylanıyor...

Ve evet... Sonradan anlıyoruz ki sevgilisiyle beraberken eşi ve çocuğu trafik kazasında ölüyor...
Buraya kadar neden uzun uzun anlattım, hayal kırıklığımı anlayın diye...
Tamam dedim şimdi film başlıyor... Acı, vicdan muhasebesi, kendini suçlama... Tüm iç hesaplaşmalarla bir adamın psikolojik evrimini izleyeceğiz...
Ama sayın Demirkubuz bana kocaman bir nanik yaptı....
Hiçbirşey olmamış gibi hayatına devam ettiği gibi filmin içine de etti...
Son sahnelerde evet bir ayma söz konusu oldu ama hiç kusura bakmasın, ben de olay çoktan bitmişti, toparlayamadım...

Filmin sonuna kadar gelmemde ki birinci sebep ne yapacak, hangi saçmalık çıkacak diye meraklanmam, ikincisi de başladığım filmi yarım bırakamama huyum...

Psikogerilim yaratmayı bir şekilde becermiş olmasına rağmen, kendinden başka kimseye odaklanamadığından filmi monolog tadında götürmüş...

Filmin en beğendiğim ve güzel bir farkındalık yaratan doktoruyla olan farklılıklar üzerine yaptığı konuşmaydı ki, ara ara aklıma gelen bir dialog olacak sanırım bundan sonra...

"Anormal olmak her zaman kötü bir şey değildir aslında. insanlar, kendilerinde iki böbrek, iki kalp, dört kulak olsaydı bile yine istemezlerdi oysa bu iyi bir şey ama kötü olan bunları yalnız yaşamak hissi. kanser olan biri kanser olduğu için değil kanserin neden kendisinin başına geldiği için üzülür en çok." 

Sonuç olarak ben bu filmi üzgünüm ama HİÇÇÇ SEVMEDİİİMMMM...
Bu diğer filmlerini izlememe engel değil tabiki :)



KARINCA KAPANI (2014)

Fırat Tanış, oyunculuk konusunda şapka çıkarttığım tiyatroculardan... Hakkını verir... Bu sefer oyunculukla birlikte yönetmen koltuğunda...
Bunun bir ilk olmasıyla birlikte Cüneyt Uzunlar'ın yazdığı tiyatro oyununu birlikte senaryolaştırdıkları gibi Cüneyt Uzunlar'ı da başrolde görüyoruz...
Kendim çalar, kendim oynarım gibi yeni bir akım başladı galiba Türk sinemasında...

Galip (Fırat Tanış); mafyavari, geçmişle ilgili Sarıselimoğlu ailesini takıntılı...
Güven Sarıselimoğlu (Cüneyt Uzunlar); ülkenin güçlü holding sahiplerinden, hatta en büyüğü...
Münevver Sarıselimoğlu (Neslihan Yeldan); Güven'in karısı, Galip'in işbirlikçisi, mağdur kadın...

Film bu üç karakter arasında geçen aleni/gizli karışımı politik mesajlar veren gerilimli bir film...

İlk başlarda Cüneyt Uzunlar'ı çok eğreti bulsam da filmde sonradan o eğretiliğin adamın karakterinden kaynaklandığını fark ettim... Son sahnelerde işin hakkını vermiş...
Fırat Tanış ve Neslihan Yeldan için birşeyler söylememe gerek yok herhalde...

Kocasının ikili karakterinin altında ezilip, çokça da darbe alan Münevver, mafyöz kılıklı Galip'le işbirliği yapıp aslında kocasını korkutup peşini bıraktırmaktır niyeti ama Galip'in zaten Güven ile taaa çocukluktan kalan bir hesabı olduğunu bilmemektedir tabi... Yaptığı işbirliğinde sonuç yine Münevver'i memnun etmiştir ama kendisi de şaşkındır galiba,biraz yani...

Filmin konusunu çokça anlatmayacağım bu sefer...

Filmin işleyiş tarzını sevdim aslında ama bazı yerlerde politik mesaj vereceğim diye sanki kasmışlar biraz...
Özellikle filmin son sahnelerini, garaj da geçen hesaplaşmayı çok sevdim.... Evet biraz vahşiceydi ama geri dönüşleri ve sebep sonuç ilişkisini güzel vermişlerdi... Gerçi yine burada da politik mesaj kaygıları yok değildi ama çokda üzerinde durmadım acaba ne yapacaklar şimdi düşüncesinden...

Evet beni ters köşe yaptı... Beklemediğim şekilde sonuçlandı...
Öfkenin böylesine bir sonuç çıkartacağını düşünemezdim...

Sonuç olarak ben bu filme EHHHHH İŞTEEE diyorum... Ağır içerikli gerilim filmlerini seviyorsanız rahatça izleyebilirsiniz...  Yoksa uzak durun derim...



DELİBAL (2015)

Bu kadar psikolojik filmden sonra normal seyrinde ilerleyen ışıltılı gişe filmlerine geçiş yapmam  normaldi :) Yoksa psikolojimi bozabilirdim...

Bu arada Lyle Lydia Tuğutlu'nun oldukça prim yapmaya başladığının farkında mısınız? Heryerde görmeye başladık kendisini... Tek tip bir oyunculuğu olsa da üslubuna uygun roller seçildiği için göze batmıyor. Ya da ben öyle düşünüyorum...

Neyse gelelim filmimize... Gayet güzel eğitim almış, gayet aklı başında bir aileye sahip  yakışıklı Barış (Çağatay Ulusoy) ile ailede başarı sembolü olarak çizgisi önceden babası tarafından keskince çizilen Füsun (leyla Lydia Tuğutlu) 'un aşkı...
Romantik öğeleri oldukça çıtanın üstüne çıkartmayı becermiş ama başka bir taraftan da hüzünü yaşatan sıcak bir film...

Kadro oldukça başarılı...
Verilen mesajlar gayet yerinde...
Şarkılar şahane...

Daha ne istenir ki :)))

Gözyaşı ve gülümseme bir arada...
Ufak absürtlükler var ama o kadar da olur deyip hoş görüyoruz...

Sonuç olarak ben bu filmi SEEEVVDDDİİİİMMMMMM , amaaannn ergen filmi bu deyip izlememezlik etmeyin efem :)))
Hoşça vakit geçireceksiniz...



KARDEŞİM BENİM (2016)

Çıtır çerez bir film...
İki yakışıklı Murat Boz ve Burak Özçivit... Aslı Enver'de güzel kız...
Bu filmin gişe yapmamasından endişe duymamışlardır herhalde yapımcılar...
Ki o dönemde bizim buradaki yegane alışveriş merkezimizin yegane sinemasının önünde uzun kuyruklar gördüğüm oldu o dönemde :)

Hakan (Burak Özçivit) ve Ozan (Murat Boz) birbirine küs iki şarkıcı kardeşler. Babaları ölür ve bir araya gelmek zorunda kalırlar. Vasiyet çok açık; birlikte bir tanıdıklarının düğününde eski günlerdeki gibi şarkı söyleyeceklerdir. Çömez gazeteci Zeynep (Aslı Enver) de  bir şekilde yol hikayelerine katılır ve ortaya hafif komik- hafif romantik - hafif duygusal bir film çıkar...

İzlenebilir bir seviyede film....

Yalnız filmde dikkatimi çeken ve nasıl böyle bir hata yaptılar dediğim şey ünlü bir şarkıcı rolü ile çıkarttıkları  Burak Özçivit'e nasıl şarkı söyletmeden kapattılar filmi hiç anlamadım :) Bir şarkı yapıştırsaydınız ya çocuğa... Kıyamam arada elektro gitarıyla görüntülerini gösterip şarkıcı yaptınız çocuğu...

Bir de o düğün organizatörü köylü amcam vardı, tam sevilmelik karakterdi :) Hele o saç tarayışına hasta oldum ahahaaaa :))

Sonuç olarak EEEEEEHHHHHHH dediğim bu filmin izleme seçimini tamamen size bırakıyorum...


15 Mart 2017

miskinim azıcık da kasvetli....


Depresyondayım gibi bir hissim var... Ama değilim...
Hayatımın boşluklarını filmlerle doldurmaya çalışıyorum galiba...
Havalardan sanırım, elim kolum da kalkmıyor...
Miskinliğimi ancak böyle bir eyleme dönüştürüyorum işte...

Biliyorum kurtulurum bundan azıcık güneş açsa...
İçimi neşe doldursa biraz...

Oytun net  depresyonda üstelik... Kuşumuz Şukella gitti :(
Kıyamam kuşum diye tepinmesi hala aklımda...
Kafesini kaldırmadık, sadece temizledik...
Karar veremedik henüz ne yapacağımıza...
Yerini doldurmak mı iyi, bir süre boşlukta bırakmak mı ?
Tavsiyelerinizi alırım bu konuda hatta....

Hakikaten bu sefer hiçbir fikrim yok çünkü...

10 Mart 2017

güne özel :))))))))))))


Bu sabah banyodan gelen ergen sesi;


- ANNNNEEEEEEEAAAAAAAA !!!!!
  BENİM SAĞ BURUN DELİĞİM DİĞERİNE GÖRE DAHA BÜYÜÜÜÜKKKKK OFFFFF..


İşe gitmek için son sürat hazırlanmaya çalışan annenin yatak odasından gelen sesi;


- BEN SANA KÜÇÜKKEN BURNUNU KARIŞTIRMA DEMİŞTİM, BAK BİRİNİ BÜYÜTMÜŞSÜN ÇOK KARIŞTIRMAKTAN :)))))


Odanın kapısına ışın hızıyla gelen ergenin sesi;


- BUNU KİMSEYE SÖYLEME ANNE 😠😠


Duruma dair notlar;

1- Safım inandı ahahahaaaaa :))))
2- Vücutsal incelemelerimiz hızlandığına göre vay halimize...
3- Burayı okumaya başladığında vuracak beni bu çocuk :)))

8 Mart 2017

bir gün, bir film :)


Bugün bir arkadaşım "her gün sizin gününüz zaten, ne kadınlar günü marşını söylüyorsun şimdi" dedi... Güldürdü beni... Her gün elinizde karanfille gezerseniz bugün bağırmaya ihtiyaç duymayız belki de dedim... Milyonlarca cevap verilebilirdi aslında...

Dokuma işçilerinin ölümünden yola çıkılarak Dünya Emekçi Kadınlar Günü - 8 Martın uzun zamandır sahte kutlamalara yerini bırakmasından beri de pek samimiyetsiz geliyor bana bugün... Onca kadın cinayeti, onca taciz-tecavüz, onca yok sayılma varken ancak bu kadarını becerebiliyorum.. Bolca yapılan güne özel, kadına özel söyleşilerden pay çıkarması gerekenler bir nebze payelerini beyinlerinin bir köşesine yerleştirebilirse ne mutlu bize diyebiliriz sanırım... İnşallah bir gün 3. sayfa haberlerinden kadınlarımızı, kızlarımızı kurtarırsak o zaman her gün bayram bize.... O günleri görmek en büyük dileklerimden biri...

Tarlada, fabrikada, evde, sokakta emek harcayan tüm kadınlarımızın günü kutlu olsun... Hakkıyla kutlayacağımız günler de gelecek bir gün ♥

Güne dair duygularımı özetlediğime göre şimdi de dün akşam izlediğim filmi özetlemeye geçebilirim herhalde :)



İSTANBUL KIRMIZISI (2016)

Bu filmle ilgili herkesin kafasının çok karışık olduğunu düşünüyorum... O kadar yazılıp çizildi ki film çekilmeye başlandığından beri... Yok muhteşem, yok berber İtalya'dan geldi, yok ertelendi, yok bu oyunculara bu film gibi bir sürü şey...

Tüm okuduklarımı ya da duyduklarımı sildim kafamdan, hatta Ferzan Özpetek filmine gittiğimi bile kazıdım ve öyle gittim filme ben... Bir de kitabını okumadan tabi ki onu da belirtiyim...  Bu önemli bir ayrıntı çünkü....

İstanbul Kırmızısı bir kere muhteşem bir oyuncu  kadrosu ile ortaya çıkmış... Öne çıkan isimlerden bahsetmiyorum sadece arka planda da muhteşem oyuncular var; Serra Yılmaz, Zerrin Tekindor, Ayten Gökçer, Şerif Sezer, İpek Bilgin, Rıza Kocaoğlu gibi.... Kısa kısa, ufak ayrıntılarda lap diye karşıma çıkınca oldukça keyiflendim açıkçası... Kolay kolay bir araya gelmeyecek bir kadro olunca genel beklenti maksimum dozda oluyor...  Ve bu sebeple iyi ki dedim beklentilerimi düşük tutmuşum ki dar alanda kısa paslaşmalar yapılan büyük oyuncuların keyfini çıkartabildim... Yoksa sürekli "daha" hissiyatı oluşacaktı beynimde...

İstanbul aşığı bir kadın değilimdir ben, yaşanacak yer diye kodlamaktan çok, paran varsa gezilecek şehir diye kodlamışımdır beynimde.... İstanbul o kadar muhteşemdi ki filmde, aşığı olmayan ben bile müthiş bir keyif aldım sokaklarından, mekanlarından düşünün... Galata kulesine karşı yenen yemeğin, köprü ışıklarının altında içilen içkinin, o eşsiz kıpkırmızı boğaza karşı salınan yalının keyfini içime çektim doya doya... 

Filmde Yusuf karakteri ile Mehmet Günsür zirve yapmış diyebilirim... Bu adamın her halini severim ayrı bir konu ama bu sorunlu, takık, asabi ve bağımlı hali içine işliyor insanın... En çok onu sevdim galiba baş dörtlüden....

Yönetmen Deniz yani Nejat İşler her zamanki karizmasındaydı... Yandan gülüşü, büyük cümleleri ve soru işareti bırakan davranışlarıyla... Mehmet Günsür zirvede olsa da Nejatcığıma adamımsın dedim tabi ki :))

Gelelim Neval (Tuba Büyüküstün) ve Orhan (Halit Ergenç) 'a... Neval karakteri pek naif, pek kibardı evet burada Tuba Büyüküstün hayli uymuş ama maalesef Neval bir türlü ben de kanlanamadı canlanamadı.... Sadece bir ara yemekte Orhan ile flörtöz durumlarında gözler konuşmaya başladı ama bu da maalesef  kurtaramadı durumu...  Son zamanlarda o kadar tarihi karakterlerde görmeye alışmışım ki Halit Ergenç'i  filmin bel kemiği olan yazar rolüyle güncel bir karaktere bağlayamadım... Bir de bu adamın mimikleri hep  aynı olmaya başladı farkında mısınız? Donuk bakışlarını sevmiyorum artık...

Oyuncular hakkında gevezeliğim bu kadar değil aslında ama konuyu uzatıp sizi sıkmaya hiç gerek yok :)

Filmin konusundan da kısaca bahsedeyim; Deniz başarılı bir yönetmendir ve çocukluk anılarını kitap haline getirmeye çalışmaktadır. Bu sebeple eskiden ünlü bir yazar olan fakat yaşadığı travmatik bir olay sonucu yurtdışına yerleşen Orhan'dan son dokunuşları yapması için yardım ister ve İstanbul'a davet eder. Burdaki amacı kitaptaki kahramanlarıyla da tanışmasını istemesidir Orhan'ın; en çok da Neval ve Yusuf'la... Ancak sebepsiz bir şekilde Orhan'ın geldiğinin ertesi günü Deniz sebepsiz bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Hem Orhan hem ailesi hem de arkadaşları koskocaman soru işaretleri ile ortada kalmışlardır... Deniz nerededir?

Filmde herşey yerli yerinde değil... Bazen kopuk kopuk ilerliyor... Sıkıcı mı hayır? Ama kopukluklar biraz can sıkıyor... Verilen ipuçları öldür allah birleşmiyor ve ucu açık bir son bekliyor bizi.... Kalakalıyorsunuz... Neden öyle neden böyle diye takılmazsanız şayet oyuncular ve İstanbul'un keyifli görselleri tatlı bir his bırakıyor filmin ardından... Filmi anlamaya çalışmak bir kabus olabilir evet :)))

Kitabını okumadığını söylemiştim daha önce, yapılan yorumlardan anladım ki kitap ile film bambaşka... Kitabını okumam için yeniden bir sebep veriyor bana aslında bu bambaşkalık... Ama kitabı okuyanlar için durum farklı olabilir... Beklenti ve sonuç birbirini tutmuyor anladığım kadarıyla....

İstanbul'un çok renkliliği yansıtılmaya çalışılmış... Oldukça züppe bir parti, zenginliğin şaşalı yaşam tarzı bir yanda sığınmacılar, cumartesi anneleri bir yanda....  Kilise de var cami de... Evet İstanbul aynen böyle... Buna zıt bir görüşüm yok aslında... Fakat filmde bazen arka fona yakışmamış sahneler var... belki başka yerde olsaydı, yada başka kurgulansaydı daha güzel olabilirdi... Ne demek istediğimi şöyle anlatıyım... Mesela bir parti bir gökdelenin yüksekçe katlarında,,, Sanki ayrı bir cumhuriyet gibi... Kamera o partinin içinden uzaklaşıyor, uzaklaşıyor.... Ezan sesi gelmeye başlıyor kulağa ve İstanbul'un tüm kirlerini örtmüş ışıl ışıl gece görüntüsü... Bu sahneye bayıldım mesela... Zıtların uyumu... Ama bir sahne var ki mesela yolsa yürüyorsun ve birdenbire Cumartesi annelerinin çığlıklarıyla karşılaşıyorsun ve hiç birşey yok gibi sadece hafif kulak kesilerek geçip gidiyorsun... Sanki dursan, empati yapsan yada o sahneyi oraya koymasan... Biraz karışık anlattığımın farkındayım, izleyince ya da izlediyseniz beni anlayacaksınız siz... Tadında bırakayım :)

Sonuç olarak evet film bende EEEEHHHHHHHH İİŞŞŞŞTEEE seviyesinde olmasına rağmen sonuçta tatlı bir hissiyat bırakmıştır efenim; İstanbul görselleri ve ikincil karakterlerdeki oyuncular filmin bonusudur... Bu sebeple naçizane izlemenizi tavsiye ederim ;) Bilmem anlatabildim mi ;) 




6 Mart 2017

Yeni haftaya merhaba ♥


Mine Söğüt'ün Şahbazın harikulade yılı kitabını daha önce yazmıştım size... Ay ay ilerlediğini de...
İşte her ay başlangıcında Şahbaz o aya ait bilgiler verip hafif de bir karakter analizi yapıyor.
Onları derledim bu sefer de...
Pazartesi eğlencesi olsun bize :)))

Mutlu haftalar diliyorum hepinize :)))



OCAK:

Bu ayda doğan kızlar ileride güzel, alımlı kadınlar olurlar. Uzun yaşarlar. Duyguludurlar, süse, eğlenceye ve gezmeye düşkündürler. Gençken utangaç olsalar da yaşlandıkça kibir kesilirler. Kocalarını kıskanırlar. Bir de boyları uzundur.

Ocak ayında doğan erkekler ileride doğruyu seven adamlar olurlar. İstediklerini alabilmek için her türlü fedakarlığı yaparlar. Disiplinlidirler. Onların da boyları uzun olur.

ŞUBAT:

Bu ay doğanlara yıldızlar kuvvetin ve aklın gücünü bağışlarlar.

Şubat ayında doğan kadınlar neşeli, sevimli ve alımlı olurlar. Eğlenceye düşkündürler. Ama iffetsiz de değildirler.

Şubat ayında doğan erkekler çalışkan, zeki ve tıpkı bu ayın kadınları gibi sevimlidirler. Soğukkanlılıkları dikkat çekicidir. Sözlerinin eridirler ve ciddiyetleriyle tanınırlar.

MART:

Mart ayında doğan kadınlar üstün bir güzelliğe ve saf bir kalbe sahiptirler.

Bu ay doğan erkekler kararsız olurlar ve esrarlı şeyleri severler. Haris ve bencildirler ama söz tutmayı da bilirler.

NİSAN:

Bu ayda doğan kadınlar güzel yüzlü, yumuşak tenli olurlar.

Nisan ayında doğan erkekler çabuk öfkelenirler.

MAYIS:

Mayıs ayında doğan kadınlar isteklerini elde etmekte ısrarcıdırlar.

Mayıs ayında doğan erkekler yaradılış olarak sert, kızgın hatta kimi zaman kaba olurlar.

HAZİRAN:

Bu ayda doğan kadınlar güzel olurlar. Sevimli olurlar. Temiz kalplidirler. Yüksek duygulu. En önemlisi de görevlerine bağlı.

Bu ayda doğan erkekler duygulu, zarif ve şen olurlar. Olağanüstü bir zeka ve kavrayış yetisine sahiptirler.

TEMMUZ:

Bu ay merak ve hevesin temsilcisidir. Bu ayda doğan kadınlar meraklı olurlar.

Bu ay doğan erkekler hevesli insanlardır.

AĞUSTOS:

Bu cehennem sıcağı ayda doğan kadınlar atak olurlar.

Bu ayda doğan erkekler mert olurlar.

EYLÜL:

Bu ayda doğan kadınlar genellikle genç yaşta evlenip, güzel evlat yetiştirirler.

Bu ayda doğan erkekler vatana ve ailelerine çok bağlıdır.

EKİM:

Bu ayda doğanlar dengeyi temsil ederler. Eleştiri ve ölçüyü severler. Kadınlar meraklıdırlar.

Bu ay doğan erkekler yalancı olurlar. Sözlerinde pek durmazlar.

KASIM:

Bu ayda doğanlar gücü temsil ederler. İyilikte ve kötülükte gücü.
Erkekler zeki olurlar.

Kadınlarsa hayalperest.

ARALIK:

Bu ay doğan erkekler hareket ve çalışkanlığı temsil ederler.

Bu ayda doğan kadınlar kararsız olurlar.



2 Mart 2017

Şubat seçmeceleri bunlar ♥


Renklenelim azıcık dedim ve bugüne intagram seçmecelerini hazırladım...
Şöyle bir baktım da yalnız geçen ay film izlemenin dışında hiçbir halt yapmamışım :)))
Toto büyütmüşüm ancak işte :)))
Fazla bu konuya dalmayalım, mazallah diyete falan girmek için bir azim gelir sonra ahahahaaa :)))
Siz yazının devamına bakın en iyisi :))



  • Özlemim diyor ki; Bugün günlerden  yakışıklı Oytun..
  • Kızımın arkadaşı, kardeşi 
  • İlerde gezmelere giderken emanet edebileceğim oğlum 
  • veeeee 
  • Benim de bulmakta geç kaldığım dostum Şebomun canı 
  • İyi ki doğdun


Günün anlam ve önemine binaen 😂😂😂

Sevgililer Günü
Tek taşımı kendim aldım diyenlere selam olsun...
Çiçek bekleyenlere tohum,
Tek taş bekleyenlere şeffaf çakıl,
Araba bekleyen var mı bilmiyorum ama ona da lastik
İtina ile gönderilir :)))




Film zamanı ❤❤❤

Oscar adaylarına devam...
Lion ♥
Analı oğullu cumartesi keyfi 
Kendimi çok azimli gördüm...




Tam da şu an 👏👏👏
Uzanmaca ve film izlemece 💞💞💞

Analı oğullu film keyfi 
Hidden Figures
Oscar adaylarına devam
Listeyi iki haftada bitireceğiz inşallah
Tam kış moduna girdik




Cumartesi çalışmayınca öğlene kadar uyumamak lazımdı tabi ki 😞😞😞
Sabah erken kalkmayanın ocağında ot bitmez derler, bakalım biz ne yapacağız bugün :))))
Kahvaltıyı bitireyim hemen filmlere yatay geçiş yapayım bari heheeee ✌✌✌

Cumartesi çalışmak zorunda olmayınca ben
Kahvaltının mutlulukla kesin alakası var
Analı oğullu
Bugün hangi filmleri izleyeceğiz bakalım...





Bir aya sakin girmek ne mümkün bizde 😊😊 
Hep bir acele... 
Neyse biz yine de Şubat'a hoşgeldin diyelim.. 
Bizim için önemli bir ay ne de olsa 💕💕💕

Şebo işte...
Hep bir koşturmaca
Rakamlar havada uçuşuyor yine
Bir kahvecik olsun içebiliyoruz..
Buna da şükür ♥




1 Mart 2017

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979 / Mine Söğüt


Geçen seneden kalan hedeflerime devam... Mine Söğüt'ün tüm kitaplarını okuyacağım demiştim, okumaya devam ediyorum... Bu okuduğum henüz 4. kitabı... Üç kitabı daha var, şu anda halihazırda satılan... Bir kitabı için sahaflara müracaat etmem gerekecek. Çok olmuş satıştan kaldırılalı çünkü... Neyse, satışta olanları bir okuyalım da gerisini düşünürüz...


Bu kitabında bizi 1979 yılına götürüyor Mine Söğüt...

1979 da yaşanan gerçek olaylardan yola çıkarak masalsı bir anlatımla aktarıyor olanları... Şahbaz'ın dilinden...

O kardeş kavgalarını, ağlayan anaları, işkenceleri...

Her zamanki can acıtıcı diliyle...

Ay ay bölmüş anlatılarını, her ay birbirinin üstüne binen olaylar... Okurken yoruldum da, yaşarken yorulmadı mı insanlar dedim... Şimdi geldi aklıma sonra... Yine yorulmuyor muyuz sanki...

Hayat tekrarlardan ibaret diyor Şahbaz, yaşadığımız bugünler de sanki tekrar gibi...

Masalsı anlatım dedim ya pembe bir masal değil işte bu sebeplerle... İnsanın canını acıtan simsiyah bir masal...

Yer yer sıkıldım, ağır geldi yaşananları okumak... Bir şekilde yeniden toparladım devam ettim kitaba... Bir kenara bıraksaydım bir daha elime alamazdım çünkü...

Mine Söğüt'ün bugüne kadar okuduğum tüm kitapları aslında can acıtıydı. Fakat okuması daha kolaydı. Acıların üzerine gitmesini seviyor... Ama bu kitabı okurken diğerlerine göre daha çok zorlandım ve maalesef de çok sevemedim. Dediğim gibi bana ağır geldi...

Kitabın sonunda 1979 yılına ait şahane bir almanak var. Nerede ne olmuş, kim kimi öldürmüş, hangi siyasi olay gerçekleşmiş, hepsi tek tek yazıyor. Okuduklarımızın gerçek olduğunu o almanakla daha iyi fark ediyor insan.

Bu kitabın hikayesi de böyle... Okuyup okumama kararını tamamen size bırakıyorum o sebeple...


Anlattıklarımdan daha çok alıntılara göre karar verin artık siz...


* Biliyor musunuz, Tanrının varlığı tartışılabilir ama kaderi inkar etmeye kimsenin gücü yetmez. Eğer olacakları kendimiz tayin edemiyorsak, her şey isteklerimizden ve hayallerimizden bağımsız, bildiği gibi vuku buluyor... deli nehir gibi kendi asi yolunu izliyor... nihayetinde hiç aklımıza gelmemiş yerlere varabiliyorsa... kader vardır.

* Hayatın bizden bu kadar bağımsız ama bizim adımıza ilerleme gücü her zaman korkutur.

* Şehir o yıl topyekün cinnet geçiriyordu.
   Ama hayat cinnetten bağımsız, kendi halinde, sanki her şey olağanmış gibi... akıp gidiyordu.
   Yaşadığımız hayatın içinde şiddet ve korku vardı.
   Tuhaftır; hemen yanı başında da umut.
   Hayal kurmayı seven insanların zamanıydı.

* Kargaları bilir misin? Bizim unuttuğumuz, bilmediğimiz, görmediğimiz her şeyi gören, bilen, hatırlayan o simsiyah kuşları? Leş yiyerek beslenen, o yüzden ölümün olduğu her yerde kara kanatlarını açıp tuhaf sesler çıkararak süzülen o muhteşem kuşları... Üzerlerine kondukları o yaşlı ağaçlarla konuşabildiklerini bilir misin? İnsanların, taşların ve bitkilerin dilini bilir onlar. O yüzden yaşlı ağaçlar dallarına konan kargalara, başka kimseye göstermedikleri bellek hazinelerini açarlar. Ağaçların harikulade bir hafızaları vardır. Bu hafızlarını kargalarla paylaşırlar. Hiç düşündün mü asırlık bir çınarın dallarına konan bir karga, çınardan öğrendiklerini dile gelip söylese... kim bilir bize neler anlatır.

* "Kendine verdiği sözleri yerine getiren insan, gerçekten güçlü insandır" diye düşünecek. Aynadaki görüntüsüne bakıp kendi gücünü hissedecek. Ve belki de güçsüzlüğünü. Aynada kendisinden başka bir ben daha var çünkü. Kendi içinden ona bakan ve unutmak istediği bir sürü şeyi inadına ona hatırlatan. İnsanın aynaya bakıp da kendisini görememesi ne dehşet verici.

* Ama hayatlar birbirinin içine geçen sonsuz halkalar gibidir. Kalabalıklar arasında rastgele iki insan seçsen ve geçmişlerini deşsen, mutlaka bir yerde onların birbirine değdiğini görürsün. Kader akrabalığı denir buna. Biliyor musun, binlerce yıldır insanların başına hep aynı şeyler geliyor... yazılmış karakterler ve hayatlar var... bu karakterler sırasıyla sahneye çıkıyorlar, sırasıyla olayları yeniden ve baştan ve aynen bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha yaratıyorlar...

* Şehir cinnet geçiriyor ve kimse bunun farkında değil. Cinnet kanıksanabilen bir travma artık. İnsanlar birbirlerini kurşuna diziyorlar. Makineli tüfeklerin taradığı kahveler her gün gazetelerde iki cümlelik, küçücük haber. Çöplükler, üzerinden kan lekeleri çıkmayan tahta kahve sandalyeleriyle dolu. Yoksullar teneke sobalarda bu sandalyeleri yakarak ısınıyorlar. Ve yoksullar uykularında sobadan türen bu kan kokusunu içlerine çektiklerini bilmeden, korkunç rüyalar görüyorlar.
   Cinnet veba gibi, sobalardan tütüp, yoksul evlere bulaşıyor. Arsalara atılan cesetler, dere yataklarında bulunan paramparça bedenler, kanunsuzluk labirentinde kaybolup duran genç insanlar o kadar kanıksandı ki, sıradan cinayetler onların gölgesinde kalıyor. Şehir topyekün  cinnet geçiriyor ama bu, kimseyi yaşamaktan yıldırmıyor.

* Birine katlanmak onu yatıştıracağına daha da sinirlendirebilir. Birine katlanmak belki de bir lütuf değil, bir hakarettir. Bunu sezmeyen insanın hayatı tehlikededir.

* Ben sana şimdi harikuladenin istenirse bambaşka bir anlama gelebileceğini anlatacağım. Bunun için önce harikanın anlamını öğrenmelisin. Harika, sandığın gibi çok güzel, olağanüstü demek değildir yalnızca; yırtan, sırayı bozan anlamına da gelir. Anarşist bir sıfattır. Düzen karşıtlığını yüceltir. Harikulade ondan da anarşisttir. O da adet delen demektir. Olağanüstü olan kadar, olağan dışı olanı da işaret eder. Kural tanımazlığı, başkaldırıyı, isyanı barındırır içinde. Kelimeler ve anlamlar... Ne kadar tehlikeli, sezebiliyor musun? Öylesine, bambaşka bir anlamı da olabileceğini bilmeden kullandığımız sıradan bir kelime... içinde bazıları için suç sayılabilecek anlamları gizlice taşıyabiliyor. Adet delen ne demek? Geleneklere, inançlara başkaldırı. Harikulade bir hayat ne demek? İsyankar bir hayat, değil mi?

* İnanç her şeye kadirdir. Her şeye. Var etme gücü de ondadır, yok etme gücü de.

* Hayatın anlamının bu karmaşada gizli olabileceğini hiç düşündün mü? Belki yaşam, sadece kötülük  yol alsın diye vardır. Senin sandığın gibi iyiliği yüceltmek için değildir bunca şey. Kötülüğün de kıymetli bir şey olabileceğini hiç düşünmedin mi? Onun da ilerlemek için bir yola ihtiyacı olabileceğini? Ve bir gün bir yere varabileceğini?

* Hafızayı zamana emanet etmenin sonucu unutmaktır. Zaman unutturur. Unutturur ki, hayat devam etsin. İnsan unutmasaydı, yaşayamazdı. Hayat tekrarlanmasaydı, olmazdı.  Çünkü yaşananlardan başka bir şey yok. Yaşananlar yeniden, yeniden, yeniden yaşanmalı ki, varoluş da tekrarlasın.

* Ne tuhaf kadın sakinleşti. Oysa Şahbaz yine güzel şeyler anlatmadı ki. Kadın kabul etmek istiyor. Kabul etmek ve rahatlamak. Damağında erik tadı, arafta olduğunu düşünüyor. Ölümle yaşam arasında unutuldu. Tanrıya inansa, "Beni Tanrı unuttu" diyecek; yaşama inandığı için, "Yaşam unuttu" diyor. "Sıkı tutunamadım. Tam olarak da bırakamadım." Oysa yaşam kararlı insanları seviyor.

* Yokuş sana neyi anımsatıyor? Bir yokuşu düşündüğünde onu tırmanmak mı gelir aklına, yoksa yokuştan aşağıya inmek mi? Bir çocuk gibi yerçekimine meydan okurmuşçasına... uçarcasına... parke taşlarının yuvarlak ve kaygan tümseklerine her adımda kahkahalarla gülerek... sevinerek... inmek... uçarcasına... o gün ölenler dövüşerek mi öldüler sence?

* Sen kimseyi öldürmediğini sanıyorsun değil mi? Tıpkı hala ölmediğini sandığın gibi. Oysa ölümü düşünerek sen de başlamıştın öldürmeye. Savaş atılan ik kurşunla başlamaz. Savaş öne akla düşer. Cinayet de öyle. Öldürmek üzerine düşünmeye başladığın anda birileri de ölmeye başlar. İstek ve korku aynı güçte yol alır. Ölümü isteyenle ölmekten korkan... ölenle öldüren... aynı kişidir aslen. Sen de herkes gibi kendini kandırıyorsun, biliyorsun değil mi? İnsanlar yaşasın diye savaşmak kadar büyük bir yalan yok bu dünyada. Savaş ya vardır... ya yoktur. Bir kez çıktı mı artık durduramazsın. Savaşanları, öldürmekten alıkoyamazsın. Ne için savaştığının önemi kalmaz bir süre sonra. Niye savaştığını unutacak kadar karışır kafan. Sadece savaşı düşünürsün. Sadece ölmeyi ya da öldürmeyi. Ölmemeyi ya da öldürmemeyi değil.

* İnsanlar hangi duyguları yaşıyorlarsa öyle kokar.

* Geçmiş zaman hakkında daha önce hiç bu kadar düşünmemişti. Geleceği düşünmeye odaklı bir hayat birdenbire durunca... durdurulunca... geçmiş, içine sıkıştığı tüm kalıplardan dışarı çıktı. Özgürleşti. Başına buyruk bir edayla saldırganlaştı.

* Acımasız olmak yeryüzünün en meşakkatli işi. Kendine bile acıyamayan insan, bizzat acı kesilir. Dokunamazsınız. Soluğunun keskin buzu sanmayın ki sadece sizin kalbinizi deler. Kendi kalbini de delik deşik eder.

* Unutmanın sihirli gücü... eğer hayatımızı acılar yönetseydi, yaşam fazla ilerleyemezdi. Hayat unutkanlık sayesinde devam edebiliyor. Hafızaların kısalığı Tanrı buyruğu.

* İyi ya da kötü... olaylar olur. Önemli olan ne olduğu, hatta senin başına ne geldiği değildir. Önemli olan senin ne yaptığındır.

* Yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. Sırları ortaya çıksın istemez. Eğer insanlar başlarına gelenin başkalarının başına gelenden çok da farklı olmadığını sezerlerse güçlenirler. İnsanların gücünü azaltan, kendilerini hedef tahtasının ortasında sanmalarıdır. Oysa hayatta hiçbir şey şahsi değildir. İyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende.

* Aslında delilere de kızardı. "Akıl kaybedilir mi hiç" derdi "akıl ki insanın tek hazinesi. Aklını kaybetmek ne demek" derdi. "Güçlü olacaksın. Herşeyin karşısında sapasağlam duracaksın. Delirip kurtulmak kolay. Becerebiliyorsan aklında savaşacaksın, hem de sonuna kadar."

* Hayat böyle bir şeydir. Gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiği, rastlantıların neye hizmet ettiği hiçbir zaman çözülemez bir bilmece. Yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. Çıkışı bulan ölecek...

* Sen ne kadar mutluysan ben de o kadar mutluyum. Dışardaki insanlar ne kadar mutluysa ya da. Mutluluk tek başına hissedilen bir duygu değildir aslında. Tıpkı mutsuzluk gibi bulaşıcıdır. Hatta kuduz gibi... mutlu olduğun zamanları hatırla. Etrafında mutsuz insanlar varken hiç mutlu olduğunu hissedebildin mi?