9 Ağustos 2016

Bayan Ming'in Hiç Olmayan On Çocuğu / Eric Emmanuel Schmitt


Kitaplarla devam ediyoruz bu hafta...
Ne mutlu bana ki okumaya başlamışım yeniden :)))
Geliyooorrr deli kapaklı kitap geliyooorrrr :)))


Geçenlerde bi poşet kitap 'ta görmüştüm bu kitabı...
Kitabın kapağı beni tam onikiden vurmuştu zaten,  bir de alıntılara göz geçirince bu kitabı okumalıyım demiştim, iyi ki demişim :))

Madem ilk kapağıydı etkileyen beni o zaman biraz kapağı mıncıklayalım.... Aslında kitap çift kapak... Süslenmiş kapağın altında Bayan Ming varsayılan kişinin düz siyah beyaz fotoğrafını görüyorsunuz. Gayet sıradan, yıpranmış, bakışlarının yönü bile belli olmayan tarumar bir kadın....
Ya sonra...
Her görenin ayılıp bayılacağı nitelikte birkaç fırça darbesi ile al sana şahane kapak tasarımı...

Renkli delilik !!!!
İşte beni çeken buydu....

Kitabı elime almamla birlikte sayfalar birbirini takip etti. Yarısına geliverdim :)
Baktım olmayan 10 çocuğun hikayelerini okumak bana ayrı bir haz veriyor, bırakıverdim kitabı elimden... Zaten kitap hepi topu 72 sayfa; bir çırpıda bitirmek bünyeyi sarsabilirdi :))) Zamana yaydım olabildiğince...

Kitabın konusuna gelecek olursak; Bayan Ming bir otelin ERKEKLER tuvaletinde çalışan sıradan bir kadındır. Aslında çok da sıradan olduğunu söyleyemeyeceğim, koridorun ucundaki kadınlar tuvaletinde çalışan kadından kendince üstündü... Algının kendisi değil ama algının şekli beni benden aldı işte burada... Kitabı sevmemdeki etkenlerden biri. Bayan Ming'teki bu durum gayet düz, olduğu gibi bir burnu büyüklük değil de nedir ki...

Çin'de çeşitli iş görüşmeleri için bulunan Fransız iş adamı Bayan Ming'i çalıştığı tuvaletde tanımış ve bir şekilde sohbete başlamıştır.  Sohbetlerinde Bayan Ming 10 çocuğu olduğunu iddia etmekte ve onlarla ilgili çok güzel hikayeler anlatmaktadır iş adamına... İş adamı ilk önce bunun mümkün olmayacağını düşünmüştür çünkü Çin'de tek çocuk yasası bulunmaktadır. Her aile ancak bir çocuk doğurabilir. Ming'i yalan söylemekle suçlayıp hikayeleri inandırıcı gelmese de onu dinlemek bir tutku haline gelmiştir...
Taki Bayan Ming doğum gününde on çocuğunun bir araya gelmesini isteyene kadar.... (Bu cümle kitapla ilgili fazla spoiler yazmamak için yazılmıştır ve tamam kabul ediyorum kitabın arka kapak cümlesinden etkilendiğim doğrudur :))) )

Konfiçyus felsefesinden alıntıların da yapıldığı kitap bir annenin büyülü çocuklarının hikayelerinden oluşsa da bolca mesaj içerikli aslında... Dolayısıyla zırt pırt altını çiziktire çiziktire okudum kitabı...

Yaşadığı olumsuzlukları sanki olumlu yapabilme yetisi olan sihirli bir değneği var bayan Ming'in. Öyle bir sadelikte yazılmış ki elinizde olmadan etkileniyorsunuz.

Kitap kısa, anlattıkları uzun...
Ve kitap boyunca hep şu his vardı bende; "Bayan Ming'in tuvaletine gidiyim ve azıcık sohbet ediyim. Soruyum, sorsun, anlatsın anlatıyım."

Anladığınız üzere ben bu kitabı pek sevdim, pozitifliğini en çok da...

Kitabın sonu pek de beklediğim gibi değildi, daha çarpıcı olabilirdi...

Yazar Eric-Emmanuel Schmitt ile ilk tanışmam ama son olacağa benzemiyor. Kimmiş bu adam derseniz gezinirken şurada eski bir röportajına denk geldim. Az çok fikir veriyor yazar hakkında.

Okuyunuz efenim, inanın hoş vakit geçireceksiniz ;)


Şimdi gelsin altı çizilenler:

** Kısacası Bayan Ming, Yunhai'deki Grand Hotel'in erkekler tuvaletine bakıyordu; kibirli görünümünden de anlaşıldığı üzere başarısını kanıtlayan bir görevdi bu. Erkek çocuklarına değer veren bu ulusta, koridorun ucundaki kadınlar tuvaletini ovarak parlatmak gözden düşürücü olurdu; orada hizmetçi olurdu, burada hükümdardı, çünkü burada binlerce erkek, önünden geçiyor, yüce gönüllü biri olarak rahatlamalarına izin verinceye kadar onu selamlıyorlardı.

** Bilgenin davranışı, su gibi, her zaman kokusuzdur.

** ... bu bilgisayara sığınmayı, bu sayısal otizmi acınası bir durum olarak görüyordum; bu kolaylığa boyun eğmiş olsaydım asla dokuz dil öğrenemez, yeryüzünü karış karış dolaşamazdım.

** Yetenek hakkaniyetten uzak bir şeydir, bu yeteneğe sahip olanlar kadar sahip olamayanlar için de.

** Sen kibar davran ama minnettarlık bekleme.

** Eğer değerli bir insanla karşılaşırsan, ona benzemeye çalış; sıradan bir insanla karşılaşırsan, onun hatalarını kendinde ara.

** Bilge, içindeki kusurların nedenini ortaya çıkarır; çılgın, bundan diğerlerini suçlar.

** Kendini yükseklerde gören insan, içtenlikten uzak bir dost gibi davranır; sıradan insan ise dostluktan uzak bir yakın gibi davranır.

** Onu elinde tutanı aydınlatan bir mumdur tecrübe.

** "Karşılaştığım kadınlar arasında anne olacak birine rastlamadım."
     "Daha doğrusu, sizinle karşılaşmış olan kadınların sizde asla bir baba bulamamış olduklarını söyleyin."

** Olgunluk çağında insan hala ayıplanıyorsa artık ondan beklenebilecek hiçbir şey yok demektir.

** Ne aşırı yalnızlık, ne aşırı ilişki, tam ortası, işte bilgelik budur.

** İnsan duyguları varmış gibi yapabilir ama fikirleri olduğunu ileri süremez.

** Düşünmeden öğrenmek gereksizdir; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.

** Her gün ilerlemeyen insan her gün geriliyor demektir.

** Bir şey bilen insan sevdiği insanın önüne geçmez, ama bir şeyi seven insan zevk aldığı insanın arkasında durur.

** İnsanlar neden hakikati kaldıramaz? Birincisi, çünkü hakikat onları hayal kırıklığına uğratır. İkincisi, çünkü hakikat genelde çıkardan yoksundur. Üçüncüsü, çünkü hakikatin asla doğru görünümü yoktur - yalanların çoğu çok daha iyi hazırlanmıştır. Dördüncüsü, çünkü hakikat yaralar.

** Erdem eken onu sık sık sulamayı unutmamalı.

** Hakikat, bizim en fazla hoşumuza giden yalanın ta kendisidir.

**Gerçek, her zaman şüphecilikten pişmanlık duymama neden olmuştur.

8 Ağustos 2016

Pi



Önceki iki kitapla ilgili düşüncelerim burda ve burda...
Fikirlerim çok da değişmedi...

Okunmayacak bir kitap değil, ne kadar ilişkiler üzerine yazılmış kitapları okumayı sevsem de çok ayılıp bayılmadığımı söyleye bilirim hala.

Merak ettiğim karakterlerin dönüşümünü takip etmek hoş bir duyguydu... Karakterler döngüsünün birbirleriyle yollarının kesişmesi hiç umulmadık şekilde olmasa da farklı bir hissiyat yarattı...

Ama itiraf etmeliyim ki çok süründü elimde kitap... Zamansızlığın da etkisi var tabiki ama döngülerdeki bazı tekrarların payı büyük bu sürünmede...
Hala ısrar ediyorum, bu üç kitap tek kitapta daha derli toplu yazılsaymış daha şahane bir sonuç çıkarmış...

Kitabın sonu umduğum gibi bitmedi, bunu açıkça söyleyebilirim... Yazar ütopyasını hayata geçirdi, kitapta bile olsa... Ve bu ütopya hepimizin az çok hayaline yakındı... En azından benim... Ah keşke demedim değil...

Hoş şimdi böyle söyleyince kitabın sonunu nasıl hayal etmiştim ki ben ? Bak şimdi bilemedim...
Galiba beni şaşırtmasıydı ummadığım sonuç....

Neyse lafı fazla uzatmayalım ve altı çizili cümleleri de buraya aktarıp bu üçleme konusu kapatalım...

Mutlu haftalar hepimize ♥


* Sevgiyle edilmiş bir motivasyondan daha kuvvetli hiçbir şey olamazdı, özellikle de sevginin yokluğunu çeken biri için.

* Bir düşünceyi iki zıt ucuyla düşünebiliyorsan ve tüm zıtlıklarını hesaplayabiliyorsan ancak o zaman gerçekten anlayabilirsin. Fikrin bir ucunda durmak sadece dengeyi bozar, o fikri öldürür. Fanatiklerin sorunu da budur, öldürürcesine inandıkları fikre sadakatleriyle ihanet ederler aslında.

* Algıladığımız kadarını gerçek sanıyoruz. Yani anladığımız kadarı bizim gerçeğimiz oluyor. Demokrasi de öyle, tüm siyasi sistemler sahibinin anladığı kadar var olabilirler. Aynı teknoloji gibi. Bugün Amerika'nın üst düzey savunma ve uzay çalışanları kuantum bilgisayarlarıyla üçboyutlu işlemler yapıyorken yani hologramik bir teknolojinin içinde üçboyutlu bir sistemle olasılıkları hesaplayabiliyorken, biz gelişmemiş ülkeler, dokunmatik telefonlarımızla oldukça mutluyuz, çünkü kapasitemiz bu kadar aslında. Kapasiten arttıkça, her şeyin gelişir, çünkü yönetilen değil üreten olursun. Üreteni yönetemezler!

* Korumaya başladığın her şey sen koruduğun için var olurlar... anlıyor musun?

*Ağaç, filizi koruduğun için ağaç olur, filiz tohumu koruduğun için filiz olur. Sen tohumu korumasan ağacı kucaklayamazsın, aynı demokrasi gibi, eşitlik, hakkı koruduğun için var olur; adalet, eşitliği koruduğun için... Sahip çıkmalıyız korumak için, kavga etmeden, savaşmadan sahip çıkmalıyız, işte o zaman kapasitemiz de hak ettiklerimiz de artar.

* Birinden hayatı aldığınızda dostluk ölürdü.

* Her deha köklerini delilikten almaz mıydı_ Deliliğin derinlerine inebilenler değil miydi zekanın doruklarına çıkabilenler?! Bir kavramın her iki ucunu da anlayabilenler.

* Sonuçta hakkına sahip çıkamayan, kandırıldığını bildiği halde kıçını kaldırmayan uyuşukların ülkesi burası! Sahip çıkmayı bilmeyen, hareket ederek değil şikayet ederek rahatlayanların ülkesi...

* Sen ne işe yaramak istiyorsan o işe yaramak için yaratıldın, ancak ne istediğini düşünürsen, anlarsan olman gereken şeye dönüşeceksin. Kendine, düşünce engelleri koymak yerine en iyi yaptığın şey için emek ver. İşe yarayacak olan sadece yaptıkların değil, sensin! Verdiğin o emekle birlikte işe yarayacaksın. Verilen hiç bir emek asla boşa çıkmaz. Sen çabaya geç, emek ver, evren de sana cevap verir.

* İyi görünmek değil kendine güvenmekti erkeklik.

* İhtiyaç hedef olursa başarı gelir, yoksa başarı denilen saçmalık sadece hayaldir!

* Korumak için savaştıkların tarafından yalnız bırakılmak en büyük acıydı.

* "Yüzündeki her çizgide yaşadıklarını görüyorum, her çizgiyi seviyorum çünkü bana üstesinden geldiklerini anlatıyor ama şurda bir çizgi var." Parmağının ucuyla Muammer Bey'in sağ gözünün dış köşesinden çıkıp şakağına doğru kayan çizgiyi gösterdi. " Bu... bunun dışında. Yapmak isteyip te yapmadığın şeylerin, yapmamak için kendinle savaştığın anların çizgisi bu. Vermek isteyip veremediğin tepkilerin, söylemek isteyip söyleyemediklerinin çizgisi. Dikkat ettim, her kendini tuttuğunda suratını öyle bir geriyorsun ki bu çizgi çıkıyor hemen ortaya, başka zamanlarda ya da güldüğünde değil sadece kendini tuttuğunda derinleşiyor."

 " Bazen söylemek istediklerin yapmak istediklerini engelleyebilir. O çizgi kendimi eğitmemin çizgisidir. Kelimelerin içinde tutabilmeyi başardığında anlamları korursun. Her aklına geleni söylemek marifet değildir, kendinle savaşamadığının göstergesidir. İnsanın en büyük savaşı kendisiyle olandır, bunu anladığında  birçok şey daha kolay gelir. Senin o sevmediğin çizgim benim en sevdiğim çizgi çünkü o çizgi sayesinde bugün hala hayattayım. Aklıma gelenlerin filtresidir o çizgi, kendimle savaşımın ve kendimi yenip anlamı koruyuşumun çizgisidir. Kendiyle savaşmayan insan anlamlanamaz."

* Gerçek dost amaçlarını besleyen kişiydi, içine sızan o korkuda var olmaya çalışan değil !

* Kişi kendi ağırlığını, asla başkasına bırakmadığı için kişiydi, bırakırsa kişiliksizdi.

* Yardım etmesi gereken yerde yardımdan kaçanlar hep kafalarını çevirebilmek için kendilerini kandırırlardı.

* Kaybedilmiş bir güven yakılmış bir ağaç gibidir. Ne meyve ne de gölge verir. Bitmiştir. Yoktur!

* Hayat yasaklarla değil ancak anlayışlarla kontrol altına alınabilirdi!

* Kimseye ait olamayacak şeylerin sahipliği için ruhlarını satan yüzlercesinin ibretiyle doluydu tarih, görmek isteyene; anlamanı sağlamak için yaratılmıştı hayat gerektiği kadar tekerrür ederek ve asla evrimde geriye gitmeyerek, anlamak isteyene.

* Uygulama ölçüsünün akıl değil para olduğu akılsız fikirlerin dünyasındasınız! Uyanmak zorundasınız!

* Hayat her an yüzleştiriyordu aslında bizi kendimizle. Yaşadığımız her sıkıntıda, her hayal kırıklığında, her köşeye sıkışmışlığımızda fark etmemiz gereken, düzeltmemiz gereken bir yönümüz yüzümüze vuruluyordu. Keşke öle yapmasaydım dediğimiz anlar, iyi ki dediklerimizden fazlalaşınca dengemiz kalmıyordu. Hayatı yasını tutarcasına yaşamaya başlıyorduk. İşte bu yüzden her deneyimimiz kutsaldı çünkü o deneyimler aracılığıyla konuşuyordu hayat bizimle ve analizini yapabildiğimiz kadarını anlayabiliyorduk.

 Ne yazık ki, bir sürü acı dolu deneyimin içinde travmalarla doluydu insanlık tarihi... Acı çekmeden kendimizle yüzleşmeyi hala öğrenememiştik. Çekilen acı, öğrenilen bilgiden önce tutulduğu sürece de yüzleşemeyecektik. Eğlenceye saklanacak, oyalanacaktık, ta ki hayatımız yasını tuttuğumuz bir geçmiş olana kadar. Deneyim çok değerliydi ama seçilebildiği sürece.

* En büyük düşmanımız belki de en büyük kıskançlığımızdı.

*Tesadüf yoktu bu evrende, insan yaşaması gereken her şeyi yaşamalı, hissetmesi gereken her şeyi hissetmeli ve hayatının analizini yapmalıydı, ancak o zaman hayatın onu buluşturmak istediklerine hazır olabilirdi.

3 Ağustos 2016

temmuz ???



Yeni ay, yeni umutlar...
Unuttuk mu yaşadıklarımızı ? Tabi ki hayır...
Sadece normalleşme çabalarındayız hepimiz...
Gerginiz biraz, çokça endişeli...
Bir tarafımız hayatı yakalamaya çalışırken, diğer tarafımız acı ve korku içinde...

Güzelliklere, sevgiye, huzura, barışa merhaba diyeceğimiz bir ay olsun....



Güünnnaaayyyydııınnnnnnn ..
Bodrum yolunda..
Düğünler bizi bekler...
Hafta sonu kavuşmaları şahane ♥


Tamamen kapaktı sebebi bu kitabı almamın ama sayfaları çevirdikçe okumaya kıyamıyorum :)
 İlk çocukta sevdim Bayan Ming'i, onun çocuğumu bilmeden ♥ ♥ ♥
Bayan Ming'in hiç olmayan on çocuğu...
Kitabın ismi sayfa sayısından uzun gibi :)
Bitmesin diye elimden bıraktım hemen..




Her gün yeni bir başlangıç...
Derin nefes al...
Gözlerindeki umutla, yeniden başla...

Biraz nefes, biraz huzur...
Analı oğullu keyif zamanı
Bugün bir de baykuşlu peştemalim var ki,
mutluluk sebebi :)




Aydınlık günlere açılan bir sabah olsun...


"Anne ben çobanlık yaptım" diye neşeli neşeli bağırıyor telefonda... 
O kadar mutlu ki....
Evet bazen harlıyorum, kızıyorum ama çok şükür ki doğayla mutlu olabilen bir çocuğum var ♥ ♥ ♥
Bıdı bıdı yaptığımda bana bunu hatırlatın olur mu ...

Bugünkü şükür sebebim..
Mutluluğun bulaşıcı olduğu kesin :)
Ankara / Günalan



Sabah sabah eriklerimle aşk yaşadığım doğrudur... 
Madem ben en sendromlusundan bir pazartesiye başlıyorum, siz de güneşin alnında kuruyun, kavrulun dedim... 
Ağlaştık ve ayrıldık :((

Bu arada GÜNAYDIN demişmiydim size...

Tatil bitti...
İşteyim ve işkence çekiyorum diyebilirim :/
Bitmeyen tatil yapsalardı iyiydi.
En zoruda iki paşamı bırakmaktı...




Arife gününden bu yana yılan yılan diye sayıklayan ergenusum an itibariyle muradına erdi. 
Ben ürktüm o ürkmedi vallahi :s

Susadım çeşmeye inmez olaydım...
Yılanı görmez olaydım...
Bizde bayram devam ediyor hala..
Yurdum yılanı, yurt yılanı...
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın...




Birisi "üyde yasalgan bira" mı dedi !!!
Kuzen yapar, biz nasipleniriz :)))

Ev birası; Aruv bira..
Tatarcada iyi bira demek..
Günalan'da donuyoruz biz bu gece, hava buzzz gibi...
Mutlu bayramlar :)






28 Temmuz 2016

minnoş bir pike...


Taaaaa şurda civciv çıkacak kuş çıkacak demiştim ben fi tarihinde de hangi kuş çıkmıştı bir türlü gösterememiştim....

Aslında çok uzun zaman oldu pikemizi kullanıma açalı ama bir türlü fotoğraflamak kısmet olmamıştı...
Bayramda fırsatını bulup çektim, bu sefer de yayınlamak kısmet olamadı...

Kısmet bugüneymiş :)


Buarada itiraf ediyim bu fotoğraf tamamen bir fesatlık abidesidir ahahaaaa :)))
İnstalarda bloglarda mandallayıp mandallayıp yaptıkları cicileri göstermiyorlar mı çimenler içinde, bir bahçeli evim olaydı nidaları ile yalanıyordum hep :)

Bayramda köye gidince ampuller çlıng çlıng yandı bende :))
Al sana ip, mandalın mavisi ve bolca yeşillik :)))

Aneym ne zevke geldim anlatamam ahahahaaaaa :)))



Ağızlık şeklinde işlenen etamini annoşum sağolsun pikeye geçirdi.
Kuzguna yavrusu kartal görünürmüş hesabı kuzumun pikesini de seve seve bir hal oldum :)))

Dikiş öğrensem fena olmayacak yalnız...
Düz dikiş dahi dikmeyi denemedim henüz, biryerlerden başlamak lazım...
Annemin nazlı kızında çalışmalara başlıyım hatta ;)
Ufak tefek işlerde bile kullansam kar kardır...

Kafadaki projeleri bir hayata geçirebilirsem tabi ki ;)



Kuzumun pikesini koyarım da buraya kuzumu koymazmıyım hiç :)))
Uykulu kuzum benim...
Babaannesinin yanına gitti şimdilik ama ne özledim bir bilseniz...
Göz görmeyince gönül katlanıyormuş ya aynen öyle...
Kuzunun kokusunu alınca bir kere hasret daha zor oluyor...
Bakalım Amerika'ya nasıl yollayacağım maymunumu ben...

Neyse sağlıklı, sıhhatli, huzurlu olalım da...
Gerisi halledilir bir şekilde...

Sağlıcakla kalınız efem :)


25 Temmuz 2016

listeye nihayet başladım...


Kendime iyi gelecek şeyler yapmaya çalışıyorum...
Kış rutinim benim için en iyisiymiş onu bir kez daha anladım...
Gezemiyorsan, seyret ve oku...
Bu hafta onu başarabildim bir nebze de olsa...

En iyi film oscar ödülünü almış filmleri izlemek gibi bir hedefim vardı bu sene. 7 ay geçmiş üzerinden ben bir arpa boyu bile yol almamıştım. Bu hafta o filmlere başladım imkanlar dahilinde... 5 ayda tam tamına 88 film izlemem gerekiyor hedefe göre... Bakalım keyfim ve kahyası ilerleyen dönemde nasıl olacak bu filmleri izlemek için...
Hep birlikte göreceğiz...




GUGUK KUŞU (1975)

1975 yılı oscarlarında en iyi film ödülü ile birlikte en iyi erkek oyuncu (Jack Nicholson), en iyi kadın oyuncu (Louise Fletcher), en iyi yönetmen ve en iyi uyarlama dallarında ödülleri toplamış filmimiz. Benim için geç kalınmış bir film.... Hatta kitap uyarlamasında kitapların daha başarılı olduğunu düşünürsek kitabını neden okumadım diye hayıflanmadım değil...

Konuya gelecek olursak Randle Patrick McMurphy bir çok suçtan içeri girip çıkmış, en son olarak da 15 yaşındaki bir kıza tecavüz ettiği için mahkum olmuştur. Sıradışı hareketlerinden dolayı da akıl hastası olup olmadığının anlaşılması için akıl hastahanesine gönderilir. McMurphy bu olayı kendisi için avantaj haline getirmeye çalışacaktır ama işler hiç de istediği gibi ilerlemiyor...
Başına buyruk ve asi hareketleri ile hemşire Mildred ( Louise Fletcher) ile zıtlaşmasına sebep olur. Hastaları olumsuz yönde etkilediğini düşünmektedir hemşire Mildred...
Ben buradan yürüyüp bu zıtlaşmayı aşka çevirirdim ama tabiki bana bırakmadılar senaryoyu :))

Aslında akıl sağlığı gayet normal olan bir adamın diğer hastalara gayet akilane bir yaklaşımla onlardan gayet güzel tepki almasını; kurallarla, güçle, otoriteyle savaşını çok da net bir şekilde ortaya koymakta film... Ve otorite sarsılmaya başlarsa sonuçların çok da ağır olduğunu göstermekte en dramatik boyutuyla...

Bol mesajlı aslında filmimiz... Ustalıkla verilmiş mesajlar hemde...
Yaklaşık 30 yıl sonra bile geçerliliği olan mesajlar üstelik...
O yüzdendir kült filmler içine girmesi belki de...

Filmde çocukluğumun kızılderilisi Will Sampson'u yine şef karakteriyle görmek şahaneydi. McMurphy ile iletişimleri filme renk katmış... Duygu dolu sahnelere de birlikte imza atmışlar....

Jack Nicholson bu filmde devleşmiş adeta... Düzene karşı savaşan özgür ruhu o kadar iyi yansıtmış ki hiç bir saniyesini kaçırmamak için gözlerimi kırpmadım desem yalan olmaz...

Mutlaka izlenmesi gereken filmlerin arasında bulunan Guguk Kuşu'nu şimdiye kadar izlemediyseniz mutlaka izleyin derim ben...

Sonuç olarak ben bu filmi ÇOOOKKK SEVDDİİİMMMM ve tekrar tekrar izleyebilirim...



İHTİYARLARA YER YOK (2007)

En iyi film dalında Oscar almış filmimiz en iyi yardımcı oyuncu (Javier Bardem), en iyi yönetmen ve en iyi uyarlama senaryo dallarında toplamda 4 heykelcik kaparak ayrılmış Oscar sezonundan.

Anton Chigurh karakteriyle ilk defa izlediğim Javier Bardem oyunculuğuyla beni kendine hayran bıraktı bu filmde.  Doğru düzgün dialoğu bulunmayan filmde tamamen robotik bakışlarıyla oynadığı psikopatı farklılaştırması şahaneydi. Ki filmden de çok bir şey anlamadığım düşünülürse bu psikopatı izlemek için filmin sonuna geldiğim de söylenebilir.

Bu tarz filmler çok bana göre değil... Günlük gerilimlerimi atmak için oturduğum ekran karşısından daha da gerilerek kalkmak bana tuhaf geliyor... Ama ironiye bak ki hedef film listesini gerçekleştirmek söz konusu olunca gayet de rahat izliyorum :)

Bu tarz filmleri çok izlemediğim için yorum yapmam kadar saçma bir şey de olamaz. Kısaca konusunu anlatıyım ve benim gibi gerilim sevmeyen birileri varsa izlenme boyutunun bizce nasıl olduğunu izah etmeye çalışıyım ben en iyisi...

Llewellyn Moss (Josh Brolin) geyik avına çıkmışken bir çatışma sonucu ölen birçok insan görür ve yanlarına gider. Muhtemel uyuşturucu pazarlığı sonucu çıkan çatışma sonucu sadece birkişi canlı ve ağır yaralıdır. Su isteyen meksikalıyı görmezden gelerek bir çanta dolusu parayı alır ve sakince evine döner. Ancak uyku tutmaz ve saçma bir şekilde su isteyen meksikalıya su vermek için olay mahaline geri döner. Ve psikopatımız Anton (Javier Bardem)' da bu sırada Moss'un peşine düşer. İki zeki adam ustalıkla birbirlerini alt etmeye çalışırlar. Psikopatımızın elinde bir nevi oksijen tüpüne benzeyen ve basınçla insanları öldürdüğü bir silah vardır. Garip bir şekilde tepkisizliği galiba filmin can alıcı tarafı. Hedefinde olmayan kişileri yazı tura ile öldürüp öldürmeyeceğine karar veren bir psikopat...

Birde yaşlı şerifimiz (Tommy Lee Jones) var tabi ki... İki adamın psikolojileriyle ilgilenen, olay yerine gitmeye bile gerek duymayan garip bir adam...

Son dakikasına kadar şimdi ne olacak sorusuyla izlediğim ama sonuç elde edemediğim bir film oldu...
Tamamen boşluk... Gerilmekse amaç gerildim, merak etmekse ettim... İhtiyarlara neden yer yoktu hiç anlamadım ama :)

Vardır adamların bildiği belki :)))

Sonuç olarak ben bu filmi SEEVVMEEDİMMMM.... Javier Bardem'in psikopat oyunculuğunu izlemek isterseniz siz bilirsiniz ;)



MARTY (1955)

En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu (Ernest Borgnine), en iyi uyarlama senaryo heykelciklerini kapmış. Kimdedir acaba şimdi o heykelcikler merak ettim şimdi :)

Dönem filmlerini düşündüğümüzde nasıl bir hissiyat yaratmıştır o dönem izleyicisinde bilmiyorum ama şu an düşündüğümde çok daha iyi filmler biliyorum o döneme ait.... Oscar almasaymış şayet şimdi kim hatırlardı bu filmi onu da çok merak ettim mesela film boyunca... Kendi halinde bir film çünkü...

Kaynana gelin tartışmalarını mizahi olarak kattığı filmde evde kalmış 34 yaşındaki kasap Marty (Ernest Borgnine) 'nin 2 günlük hayat kesitini aktarmışlar... Tüüüü ayıp, nçık nçık yazzzıkkkk eziklemesiyle giriş yapılan filmde italyan asıllı çok konuşan bir anne de girince konuya gülmemek elde değil konunun masumiyetine...

Eziklenmeyi had safhada yaşadığı gece bir dans kulübünde karşılaştığı yine ezik Clara (Betsy Blair) ile tanışınca tam da "çirkinim ama iyi bir adamım" mottosuyla hareket etmesi güleriz ağlanacak halimize cinsinden...

Filmin sonunda evet mutlu son ama gel onu bir de Marty'e sor... Adam tüüüüü, yazııkkk nidalarıyla uğraşırken mis gibi de ana kaprisi çekti vallahi....

O döneme ait bol müzikli, bol kahkahalı, booolll güzelli filmler bilmem sebebiyle bu film bende vasat kaldı maalesef... Sevdim de diyemem, sevmedim de... EEEEEHHHH İŞŞŞTTEEE kategorisine aldım gitti öyleyse :)))

En yakın zamanda görüşmek dileğiyle der ben kaçarım işimin başına...





18 Temmuz 2016

...


Sabahtan beri yazıp siliyorum...
O kadar karmakarışık, o kadar endişeliyim ki....
Boğazım düğüm düğüm...
Tam göğsümün üstüne koca bir öküz oturdu, nefes alamıyorum...

Yaşadıklarımızı hiçbirimiz çocuklarımıza izah edemiyoruz.
Kendimize bile edemiyoruz ki...

Bir senaryo yazıldı, bedelini masum insanlar ödedi...
Bunu nasıl anlatabilirim ki...
Diyorum ya kendime anlatamıyorum ki...

Hadi diyelim bu bir senaryo değil...
Ama sonrası....
Her durumda sonuçlarını açıklayamıyorum...
Nasıl insanlıktan çıktığımızı anlatamıyorum...

Demokrasi kelimesini bugüne kadar ağzına almayan insanların birdenbire demokrasi savunucusu olduklarını izliyorum....
Türk bayrağını saygısızca davrananlar birdenbire ellerinde sallar oldular...
Gerçekten inandıklarından mı peki....
Hiç sanmıyorum...

Yüzlerce şehit vermişken, neyi kutluyoruz biz....
Öfkeyle masum kuzuları linç ederken neyi kutluyoruz biz...
Benim bildiğim bu gibi durumlarda halk sükunete davet edilir, taşkınlık çıkmaması için ikazlarda bulunulurdu...
Halbuki şimdi....

Keşke sahip çıktıklarını zannettikleri şeylerin kıymetini bilselerdi...
Keşke....

Daha yazacak çok şey var da...
Ne kafamı toplayabiliyorum, ne kelimelerimi...

Ben ancak gencecik kaybettiğimiz insanlara yanabiliyorum...
Yerler altına alınan masum erlerimize yanıyorum...
Kaybettiğimiz değerlere yanabiliyorum...
Ve utanıyorum tüm bu yaşananlardan...
Utanması gereken benmişim gibi...

Ahhh o çimenler ahhh...
Yine filler tepişti, çimenler ezildi...