15 Ocak 2021

bu blog hala yaşıyor :) sahibesi de :))

 

Aklım sürekli burada... Ama teknolojik donanım olarak çok yeterli olmamam sebebi ile giriş yapmakta zorlanıyorum... Yalnız ne kadar afilli bir cümle kurdum değil mi; teknolojik donanım diye :)))) Bilgisayarım öküzünün tekini kaybetmiş kağnı hızında desem de olabilirdi... Bu da gerçek açıklaması işte 😂

Bu arada ben size söylemedim tabi ki, Kasım'dan bu yana yine evden çalışıyorum. Ve dolayısıyla işyerindeki uzay aracımdan inip bu öküzünün teki kaybolmuş kağnıya binince benim blog işleri de sarpa sardı... Sistemlerimle birlikte öldürsen bloggerı açmıyor çünkü...

E şimdi bu yazıyı nasıl yazdın Şebo diyecek olursanız kağnımdaki tek atımlık gücü kullanarak  kendi kendime mail atacağım şimdi. Ondan sonra da telefonla mailimden kopyala yapıştır yöntemiyle blogcuğuma koyacağım, inşallah maşallah yani 😉

Bu sene en çok üzüldüğüm yeni yıl ağacımı yapamamak oldu. Bir çok arkadaşım da sordu hatta... Ahh dedim keşke ama eldeki imkanlar bu kadar.... Seneye acısını çıkartacağız inşallah. 2020 değerlendirmelerini de yapamadım henüz; izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, ne ummuşum ne bulmuşum gibi gibi... Eğer bu yöntem tutarsa onları bu ay bitmeden yapabilirim belki... Yoksa bu seneyi yaşamadım hiç moduna girip 2021 e kanalize olabilirim... Duruma göre bakacağız...

Bu aralar başka ne yapıyorum derseniz annem bende bu evde kaldığım dönemde. Sağ olsun her güne bir dizisi olduğu için akşamları oturup onunla dizi izliyorum. Elim boş kalmasın diye de benim şu "ne istersen çantaları" ndan örüyorum... Gündüz pc başında, akşam tv başında anlayacağınız 😂😂😂

Evde çalışmaya başladığımdan bu yana yürümeyi de bıraktım mecburi olarak :/ Ortalama saat 7 civarı pc başından kalkıp hooop yemek derdine giriyorum, saat 9 da da sokağa çıkma yasağı başlıyor derken saati yetiştiremiyorum. Aslında sabah 7 gibi kalkıp çıksam yürümeye hoş olabilir ama bu soğukta da ona üşeniyorum :( Verdiğim kiloları almadan şu sokağa çıkma yasakları bitse çok güzel olacak... Soğuk da olsa 1 saat yürüyebilirim düşüncesindeyim...

Ergenimi soracak olursanız ellerinizden öper. Bu evde kalma dönemi daha çok bir savaş hali bizde... Ben ak desem kara, kara desem ak modunda... Geçenlerde sakin çocuğum biz aynı gemideyiz desem de çok algılamadı sanırım... Tüylerini dike dike gezmeye devam ediyor... Nasıl bir düzene girecek hayatı, bu yatış pozisyonundan ne zaman çıkacak hiç fikrim yok... Ümitle bekliyorum.....

Benden şimdilik bu kadar ♥ Sizleri arada telefondan okuyorum ama yorum yapamıyorum maalesef. Şebo unuttu bizi diye düşünmeyin lütfen... İnşallah tekrar işe başlayınca rutin okumalarıma da başlarım.... 

Sağlıklı günler diliyorum ve sizi kocaman öpüyorum ♥


17 Aralık 2020

Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar / Stefan Zweig


Bu kitabı sevgili Esra'nın düzenlediği Lokum Okuma Challenge 'ın "okumaktan korktuğunuz bir kitap" kategorisi için seçmiştim. Zira Zweig'in tüm eserlerini incelerken hem kitabın kalınlığı hem de içeriği ürkütmüştü beni. Ürktüğüm kadar da varmış ;)

Bu kitap bir serinin üçüncü cildiymiş; Üç Büyük Usta ve Kendileriyle Savaşanlar kitaplarından sonra yazılmış. Tersten başlamış olmama rağmen konunun tamamen bağımsız olması sebebiyle herhangi bir sıkıntı yaratmadı.

Bu kitap ne anlatıyor derseniz Zweig kitabın bir yerinde kendisi şöyle açıklamış; " Kendisiyle meşgul, öznel sanatçı tipini ve onun seçtiği sanat biçimi olan otobiyografiyi üç sanatçıda, Casanova, Stendhal ve Tolstoy'da göstermek bu üçüncü cildin amacı ve sorunsalıdır."

Okumak benim için zorlayıcıydı. Biyografi tarzını severim aslında ama bu kitap beni hiç cezbetmedi. Kendi içindeki tekrarlardan inanılmaz sıkıldım. Kitabı fıydırıp bir köşeye atmadıysam tamamen Zweig hatırınadır...

Aslında betimlemeleri yine çok iyiydi, sanki her anını onlarla geçirmiş gibiydi. Bu kısmı aslında şaşırdığım ayrıntılardandı... Ben en yakınımdaki insanlar için bile bu kadar kati fikirler sunamam mesela... 

Kitapta beni en şaşırtan kişi Casanova idi. Çapkın olarak bilirdim kendisini ki öyleymiş de aslında ama ilaveleri varmış çokça. Üçkağıtçılıkta ve kumarbazlıkta sınır tanımaması gibi. Adam oturmuş birlikte olduğu kadınların şeceresini yazmış, tam 4800 kadın!!! 

Tolstoy'un ise düşünce tarzı şaşırttı beni... Varlık içinde kendini yokluğa itmeye çalışması garipti... Ailesi ile karmaşası beni düşündüren yerlerdendi...

Stendhal hakkında zaten hiçbir fikrim yoktu ki bu kitapla tanıştım kendisiyle...

Sonuç olarak ne kadar Stefan Zweig seversem seveyim bu kitabı bana göre değildi maalesef...


Altıçizililerim;

* Tüm sanat biçimleri içinde en çok sorumluluk isteyeni olduğu için başarı oranının da en düşük olduğu türdür otobiyografi.

* Tarih bize şunu göstermiştir, sıradan bir otobiyograf rastlantıların kendisine sunduğu gerçekleri kaydetmenin ötesine gidemez; ancak iç dünyanın resmini içinden çıkarıp dışına yansıtmak tecrübeli, bakma ve görme yeteneği olan bir sanatçının işidir.

* Doğuştan insanın içinde var olan kendini ölümsüzleştirme arzusu. Her şeyin kaygan olduğu, geçiciliğin gölgelediği, değişime ve dönüşüme mahkûm, zamanın karşı konulmaz akışı içinde, milyarlarca molekül arasında bir molekül olan her insan gayriihtiyari (ölümsüzlük içgüdüsü sayesinde), bir kere dünyaya gelmiş olan varlığını unutturmayacak bir iz bırakmak ister. Üretmek ve yaşadığını kanıtlamak, her ikisi de tek ve aynı amaca hizmet eder; insanlığın durmadan büyüyen ağacına en azından küçük bir çentik atabilmek...

* Utanç duygusu her gerçek otobiyografinin ezeli muhalifidir, çünkü utanç yılışarak bizi kandırmaya çalışır, gerçekten olduğumuz gibi değil, arzu ettiğimiz gibi görünmemizi ister.

* Gerçeği kaba saba bir şekilde dile getiren insanın yalanları da kaba saba olur ve yalan olduğu anlaşılır. Ancak zeki, bilgili insanlar söylediğinde incelir bu yalanlar, sadece bilgili insanlar tarafından fark edilir, çünkü en karışık, en cüretkâr biçimlere bürünürler; onların en tehlikeli maskeleri de samimiymiş gibi görünmeleridir.

* Gerçekten de bir insanın otobiyografisinde (ya da genelde) mutlak gerçeği söylemesini beklemek, yeryüzünde mutlak adaleti, özgürlüğü ve mükemmelliği beklemek kadar saçma olur.

* İnsanın iç dünyasında olanları dinleyebilmesi için öncelikle kendi varlığının bilincinde olması gerekir.

CASANOVA;

* Yeteneğin sadece oyun oynadığı yerde büyük deha tümüyle ciddidir, kısa rollerle yetinmez, aksine yaratıcı olarak tüm dünyanın sahnesinde yalnız kendi oynamak ister.

* Casanova asla bir maceracı olduğunu yadsımamıştır, aksine Romalıların dediği gibi aldatılmaktan hoşlanan bir dünyada delirtilmiş biri olmaktansa delirten biri, kırpılan biri olmaktansa kırpan biri olmayı tercih edeceğini övünerek söylemiştir.

* Ama ne yetenek! Bu yetenekle hangi yöne eğilirse eğilsin, - bilime, sanata, diplomasiye, işadamlığına - olağanüstü şeyler elde etmesi işten bile değildir. Fakat Casanova bilinçli olarak yeteneğini anlık şeyler için harcamıştır ve her şey olabilecek bu insan, hiçbir şey olmamayı tercih etmiştir; hiçbir şey, fakat özgür.

* Öbür dünyaya inanmayan, sadece bu dünyanın sıcak, ateşli yaşamına inanan birinin dine ihtiyacı olabilir mi?

* Onur, zevk alınacak, elle tutulacak bir şey değildir, aksine yüklediği görevler ve sorumluluklarla zevk almayı bile engeller, bu nedenle lüzumsuz görür onuru. Çünkü Casanova yeryüzünde hiçbir şeyden görev ve sorumluluktan nefret ettiği kadar nefret etmemiştir.

* Aptal bir insanı kandırarak akıldan intikamınızı alabilirsiniz.

* Sadece aptallar ve hırslılar rulette bir sistem keşfetmeye çalışıp oyunun heyecanını bozar;gerçek oyuncular ise -dünya oyununda da- özellikle bu tahmin edilemez şeyleri eşsiz ve bitmek tükenmez bir çekicilik olarak hisseder.

* İnsanlık her zaman ömrü bir gün olan milyonlarca larvadan ölümsüz bir şey yaratmak, genel bir olayı tek bir insanda göstermeye çalışmak zorundadır, bu nedenle Venedikli bir oyuncunun oğlu olan Casanova, bütün zamanların bedene bürünmüş aşk kahramanının tezahürü olma onurunu kazanmıştır.

* Çoğu kez anlatılan palavralar ve yalanlar insanın beyninde yavaş yavaş gerçek haline gelir ve gerçek bir hikayeci sonunda anlattıklarının hangisinin gerçek, hangisinin uydurma olduğunu ayırt edemez.

STENDHAL;

* Standhal'in her iddiasına dikkatli parmaklarla dokunmak gerekir, özellikle de polis korkusuyla yanlış tarih attığı ve her defasında bir başka takma adla imzaladığı mektuplardan iyice kuşkulanmak gerekir.

* Gerçek ismi Beyle'dir.

* Yalanların bacakları kısadır, yolda kalır ve zamanı aşamazlar.

* Yetenek güzelliğin yerini doldurabilir.

* Sokak ortasında ölmenin gülünç bir şey olduğunu düşünmüyorum, yeter ki insan bunu kasıtlı yapmasın.

* Hiçbir şey normalin dışındakinden daha ilginç değildir. O halde özel olalım, içimizdeki garipliğin tohumunu güçlendirmek için biraz ısrar edelim! Hiçbir Hollandalı lale delisi, en değerli lale türünü yetiştirmek için Stendhal'in karşıtlık ve özgünlüğünü geliştirmek için gösterdiği çabayı göstermemiştir. Stendhal bunları kendi ruhsal özü içinde saklar; "Beylizm" adını verdiği bu felsefenin Henri Beyle'i Henri Beyle içinde hiç değiştirmeden koruma sanatından başka bir anlamı yoktur.

* Bencillik, başkalarına ait olan şeyleri saygısızca, kaba bir şekilde kendisine çekmek ister, bencilliğin hırslı elleri ve kıskançlıktan kırışmış bir yüzü vardır. Kötüdür, cimridir, doyumsuzdur ve hatta düşünsel faaliyetlerin katkısı bile onun hayalden yoksun duygularının kabalığından kurtaramaz. Stendhal'in Ben'ciliğine gelince, o insanlardan bir şey almaya çalışmaz, aristokrat bir mağrurlukla parayı para hırsı olanlara, mevkii makam hırsı olanlara, nişan ve madalyaları onları kazanmak için çabalayanlara, sabun köpüğü gibi geçici şöhretide edebiyatçılara bırakır -bırakır ki, onlarla mutlu olsunlar!Standhal onlara tepeden ve küçümseyerek bakar, altın tasmayı boyunlarına geçirenleri, yaltaklanarak bellerini bükenleri, kendilerini unvan ve payelerle süsleyenleri, dünyayı yönetmek için büyük küçük gruplar kuranları küçümser- Habenat! Habeant! der ve alay ederek gülümser onlara, hiçbir kıskançlık hiçbir haset duymadan; Ceplerini şişirenler, karınlarını doyursun! Stendhal'in Ben'ciliği tutkulu bir savunmadır yalnızca, hiç kimsenin alanına girmez, fakat hiç kimseyi de eşiğinden içeri bırakmaz.

* Ruh anlaşılmaktan çok, hissedilir.

* Kendini tanımak insanı tanımaya yeter; İnsanları tanımak için kendini onların yerine koymak gerekir.

* Yalnızlık insanı kendisine ve başkalarına karşı daima daha uyanık, daha dikkatli yapar.

* Stendhal'in böylesine kusursuz bir biyografi ortaya koyabilmesinin sırrı, onun kendini beğenmişliğinden, teşhirciliğinden ya da karşı konulmaz bir şekilde her şeyi itiraf etme tutkusundan değil, aksine kendisiyle ilgili bir daha yaşaması mümkün olmayan çok özel şeylerin tek bir ayrıntısının bile zayıf hafızasında kaybolup gideceği bencil korkusundadır. 

TOLSTOY;

* Ölümle ilgilenmem, çünkü ben yaşadığım sürece onun var olması imkânsız.

* Gerçek sanat bencildir, kendisinden ve kendi mükemmelliğinden başka hiçbir şeyi düşünmez ve gerçek bir sanatçı da sadece eserini düşünmelidir, eserini adadığı insanlığı değil, işte Tolstoy da en çok hiç etki altında kalmayan, tarafsız gözleriyle duyular dünyasını tarattığı zamanlarda o kadar uzun süre sanatçılığını korumuştur. Acımaya başladığında, eserleriyle yardım etmeye, düzeltmeye, yol göstermeye ve öğretmeye başladığında ise sanatı o etkileyici gücünü kaybetmeye başlamış, kendisi de, yazgıları nedeniyle sarsılan roman kahramanlarından çok daha fazla sarsılmıştır.

* Gerçekten de sanatçılar içinde en samimisi, soylu ve örnek bir ahlakçı olan Tolstoy, bu büyük ve neredeyse kutsal adam kuramcı bir düşünür olarak kötü ve hileli bir oyun oynuyor. Ruhun sonsuz dünyasının tümünü felsefi çuvalının içine koyabilmek için kaba bir hokkabaz sanatına başlıyor ve önce tüm sorunları iskambil kâğıtları gibi ince ve ele gelebilecek kadar basitleştiriyor. Önce en basit biçimde "İnsan" kavramını belirliyor, sonra üzerine "iyi", "kötü", "günah", "şehvet", "kardeşlik", "inanç" kavramlarını koyuyor. Onsan sonra kartları çevik bir şekilde karıştırıp "sevgi"yi koz olarak çekiyor ve bir bakıyor ki kazanmış.



30 Kasım 2020

Simyacı / Paulo Coelho


 

Bu kitabı daha önce ne zaman okuduğumu hiç hatırlamıyorum... Muhtemelen lise yıllarımdı ya da üniversite ve dönemin popüler kitaplarındandı. Okumayanı dövüyorlar cinsinden bir popülerlik... Tabi ki o dönemlerde sosyal platformlar yok, gerçek sosyallik söz konusu... Sohbet ederken, şimdiki nesle çok sıradan gelen o cümle mutlaka konurdu sohbetin bir yerine; "hangi kitapları okudun"... Yeni içerikleri, yeni bilgileri, yeni üretimleri sohbet ortamından ya da büyüklerimizden öğrendiğimiz dönemdi o yıllar... Simyacı okuduysa oooo çok konuşacak şey var :))

Şimdi güleceksiniz bana ama hani şimdi ayıla bayıla takip ettiğimiz elişi fenomenlerinin yaptıkları işler var ya, o dönemde hmmm el işi mi diye burun büktüğümüz, elimiz kırılsın yani yatkınlaşsın diye tatillerde elimize tutuşturulan bir işti bizim için. Bu cümlelerimden sakın yanlış anlaşılma kurbanı olmayayım, o fenomenleri ben de hayranlıkla takip ediyorum ;) Ama bizim zamanımızda moda değildi işte, aksine modası geçmişti :)))

Neyse konu farklı yerlere varmadan ben kitaba geri döneyim, zira feci dağıtmaktayım 😀

Endülüslü çoban Santiago'nun gördüğü bir düşten etkilenerek çıktığı hayatının yolculuğunu anlatıyor kitap. İspanya'dan Mısır piramitlerine kadar süren bir yolculuk...

Hayatın karşımıza çıkardığı simgeleri / işaretleri görebilmemiz ve yüreğimizin sesini takip etmemiz gerektiğiyle ilgili çokça öğüt içeren bu yolculuk o yaşta beni nasıl etkilemişti hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım sadece bir yolculuk hali idi. Bu yaşımda, bu aklımla ise bolca üzerine düşündüğüm ve kendimle ilgili çıkartımlar yaptığım bir okuma oldu benim için.

Okumayanlar için kitapla ilgili çokça bilgi vermek istemiyorum ancak baba ve oğulun konuşması en sevdiğim kısım oldu sanırım. "Git, kendine bir sürü al ve en iyisinin bizim şatomuz en güzel kadınların da bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş." diyerek oğlunun önünü açması en çok sarıldığım kısımlardandı sanırım...

Başucuma koydum kitabı, gece yatmadan önce arada bir doz almak için... Hani herhangi bir sayfasını açıp kendimce o ana dair yeni çıkarımlar yapmak için...

Çocuklarınıza okutun mutlaka... Sanırım lise yıllarında olanlar için daha uygun olacaktır, içlerine sindirmeleri için destek atmak bence daha hoş olur... Belki düşlerini, hayallerini doğru yorumlamalarını sağlar, ufuklarını açar... Bu nesil için biraz ütopik ve masalımsı kaçması da muhtemel ama dağarcıklarında ne kalırsa kârdır aslında...

Mutlu ve düşlerinizin peşinden koştuğunuz bir hafta diliyorum hepinize ♥


Altıçizililerim;

* "Günün birinde bir canavara dönüşsem ve tek tek hepsini öldürsem, sürünün hepsini boğazladıktan sonra ancak işin farkına varırlardı," diye düşündü delikanlı. "Çünkü bana inanıyorlar ve artık kendi içgüdülerine güvenmiyorlar. Bu böyle, çünkü onları otlağa ben götürüyorum."

* Bir düşü gerçekleştirme olasılığı yaşamı ilginçleştiriyor...

* Basit şeyler, en olağanüstü şeylerdir...

* "İnsanlar yaşama nedenlerini pek çabuk öğreniyorlar," dedi yaşlı adam, gözlerinde beliren acıyla. "Belki de gene aynı nedenle hemen pes ediyorlar. Ama, dünyanın hali böyle işte."

* Bütün günler birbirinin aynıydı ve bütün günler birbirine benzediği zaman da  insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe, hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar.

* Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.

* Sözcüklerin ötesinde bir dil var...

* Herkes kendi düşlerini aynı şekilde göremez; kendince görür.

* Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.

* Bir şeye karar vermek, başlangıçtan başka bir şey değildir. İnsan bir şeye karar verdiği zaman, karar verdiği sırada hiç öngörmediği, düşünde bile aklına gelmeyen bir yöne doğru, şiddetli bir akıntıya kapılıp gidiyordu.

* Kimse bilinmezden korkmamalı, çünkü herkes istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele geçirebilir.

* Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen mutlu bir insan olursun.

* Aşk, sevilen nesnenin  yanında bulunmayı zorunlu kılıyordu.

* "Kötülük,"  dedi Simyacı, "insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır."

* İnsanlar gitmekten çok geri dönüşü hayal ediyorlar.

* "Bulduğun şey, saf maddeden yapılmışsa hiçbir zaman çürümeyecektir. Ve oraya bir gün geri döneceksin. Bir yıldız patlaması gibi bir anlık ışıktan başka bir şey değilse o zaman geri dönüşünde hiçbir şey bulamayacaksın. Gene de en azından bir ışık patlaması görmüş olacaksın. Yalnızca bu bile, yaşamış olmanın zahmetine değer."

* "İhanet, senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece, kendisinden beklemediğin bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana."

* Yüreğine, acı korkusunun, acının kendisinden de kötü bir şey olduğunu söyle. Düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yürek kesinlikle acı çekmez.


18 Kasım 2020

Şemsi Pasa Paşazı / Şebnem Aybar

 

Yazarla ilk tanışma kitabım tamamen kitabın ismiyle alakalıydı... Dikkatimi çekmişti... Burada yazmışım hatta uzun uzun... Eğlenmiştim okurken ve neden diğer kitaplarını da okumayayım ki demiştim... Aradan 2 yıl geçmiş... Bu kasvetli günlerimde iyi gelir düşüncesiyle yazarın 2. kitabını elime alıp başladım okumaya...

Uçuş uçuş bir genç kızla tanıştım sonra adı Leyla... Üniversiteden yeni mezun olmuş, hayalleri tazecik... Dert ortağı Nadin var, bir Ermeni kızı... Evlere şenlik bir dostluk... 

Adada geçen hikayelere karşı hep bir yumuşak karnım vardır zaten hangi ada olduğu hiç önemli değil...

Ve ilk aşk geliyor bağıra bağıra... Liman... Ne de güzel bir ismi var adamın... Yakışıklıymış da, Leyla öyle anlatıyor... Tutulacak bir dalı yok boş ver diyorum Leyla'ya dinlemiyor... İlk aşkıyla birlikte hayatının da ağzına sıçıyor işte Leyla...

Uçuş uçuş Leyla ve hayatı kendine zehir etmeyi başarmış Leyla arasında gidip geliyor kitap. Bölüm bölüm. Bir oradan bir buradan. Genç kızlıktan kadınlığa doğru pişirmiş yazar baş kahramanı Leyla'yı... Ve hayatının bölümlerindeki duygu geçisini de kitabın bölümlerine yedirmiş... 

Sonradan öğreniyorum ki yazar bir yemekte tesadüfen tanıştığı bir kadının hikayesinden yola çıkarak yazmış bu kitabı... Vay be dedim bunu duyduğumda... Kurgu olarak algıladığım ve dönem dönem bak burasını abartmış biraz dediğim hayatın gerçekte yaşanması, allak bullak ediyor biraz... 

Kolay okunan bir kitap anlayacağınız... Belki okumak istersiniz..


Altıçizililerim;

* Artık iyice büzüşmüş, heybetli kabuğunun içine hiç de yakışmayan bir kurumuşlukla kalakalmış, fındık kadar küçülen yüreğime o kadar bol ki bu ev.

* İntihar etmeyi hayal bile edebilmenin mükemmel bir kişilik tekâmülü olduğu kanısındayım.

* Bilmiyorduk. Bilgi değil, mâlûmat sahibiydik.

* Ben adam sevmişim meğerse. Damağımda saatlerce yapışıp kalacak bir adam. Dişimi kıracak, tabakta öksüz bırakılmış bir beyaz leblebiyi istemişim.

* Kadın erkeği, erkek de kadını sever diye biliyordum. Bu kadar basitti denklem. Birbirlerini severler. "Bana sonucu değil, gidişat lazım, sadece sonucu yazana puan yok," diyen matematik hocam, haklıymışsın.

* Kınadığın her şeyi günün birinde yaşamadan ölmeyeceksin düsturundan nasipleniyorum.

* Adamın dolu dolu manasına yanaşmayan erkekler, kadınlığın su gibiliğine inat bulanıklıktaki dişiler. Her biri birbirinden kopya.

* Bir tek devrimci ve âşık kadınlar ölür. Devrimciler savaşarak, âşıklar ağlayarak ölür. O çıkmaz sokakların duvarlarına yapışıp orada çürürler. Direnerek ve âşık...

* Hayat her zaman yazıldığı gibi okunmuyor.

* Otladığım coğrafyada, korkmadan, bulaşmadan, yıpranmadan var olabilmenin, benim mutsuzluğumdan haz duyacak tıklım tıkış insanların arasında erimeden durabilmenin tek şartı, onların takdir ettiği alkış tuttuğu hayatı yaşamamdı.

* Ben ona âşıktım. Ben ona güveniyordum. Aşk böyle bir şeydi. O çocukluğundan beri sayfalarına yazılan kodları, manalı cümlelere dönüştüren biri çıkıyordu karşına. Demek buymuş dedirtiyor insana.

* Hayat karşıma yürüyen merdiven çıkartıyor âdeta. Basamaklarda, çıkana kadar o son adımı nasıl atacağım endişesiyle düşünüp duruyorum epeydir. Alfabeyi öğrenmeden devrik cümleler kurdurtuyor bana bu yolculuk.

* İnsan hatırlar, unutur. Tekrar hatırlar ve tekrar unutur. Hatırlamak için unutur, unutmak için hatırlar.

* Tanrı sizi korumak için bazı insanları hayatınızdan çıkarır.
   Peşinden koşmayın...




16 Kasım 2020

Sarıyaz / Mahir Ünsal Eriş

 


Mahir Ünsal Eriş'in dilini seviyorum... Yaşam hallerini o kadar güzel ve doğal aktarıyor ki, içinde mutlaka kendime ait ayrıntılar yakalıyorum, bu da inanılmaz hoşuma gidiyor...

Sarıyaz hikayelerden oluşuyor. 8 tane güzel hikaye...

Bütün hikayeler aynı zamanda, aynı coğrafyada; etkisi on iki gün süren o Sarıyaz'da geçiyor.... Her hikaye farklı gibi ama aynı zamanda birbirine bağlı hissiyatında... Hepsi bir şekilde birbirine selam çakıyor. En çok da bu selamlama kısımları beni kitaba bağladı...

En sevdiğim hikayeler; Gül Özlem Gül ve Sevgi Çağının Sonu oldu ama Dedemin Turnası gönlümü ayrı yerden fethetti ♥

Bugüne kadar tanışmadıysanız yazarla, bir fırsatını yakaladığınızda tanışmanınızı öneririm. Sarıp sarmalayacağına emin olabilirsiniz...

Bu kitabı okurken yazarın dilinin Yekta Kopan'a çok yakın olduğunu hissettim... Daha önce okuduğum kitaplarda bunu hissetmemiştim. İkisi de sıcacık yazıyorlar ve galiba yalın dilleri sebebi ile böyle bir benzerlik hissetmiş olabilirim.

Görüşmek üzere ♥


Altıçizililerim;


* Ölüme o kadar içerlemiyordum o yaşımdayken. Ölenlerin bir gün dönecekleri bir yere gittiklerini, ama geride bıraktıklarına kırgınlıkları geçmediği için bir türlü dönmeye yanaşmadıklarını sanırdım.

* Ne de tatlıdır felaket beklemek. Çok gülündü mü başa bir iş gelecek diye endişe etmek ne serin, ne leziz bir korkudur. Çünkü insan, neşeli bir pikniğin dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir. Can çekişen birini izlerken insan yaşadığı korkunç üzüntüyü büyütür büyüttükçe, ölenin kendisi olmadığından duyduğu sevinç görünmesin diye. Başkasının helaki, hayatta olmaya kıymet katar, anlatılacak ömürlük bir tecrübe katar, şükür katar.

* İnsanın karanlığı çağıran bir yanı vardır. Bu yan, başkasının felaketinden şükür çıkaran zalimliğin hemen komşusudur.

* Dünya hali böyledir, insan koyun koyuna yattığıyla bile aynı rüyayı görmez. Herkes kendi hesabına uyanır, herkes kendi kâbusuna uyur.

* "Bak, bu dergiler, 'Eşinizi nasıl mutlu edersiniz,' diyenler ve, 'Partnerinizi nasıl mutlu edersiniz,' diyenler olarak ikiye ayrılırlar. Yarısı evli, yarısı da bekâr kadınları aptallaştırmak için uydurulmuş reklam tuzaklarından başka şey değiller." Olsun. Dergi haksız mı? "İşten gelince kıçını devirip televizyon seyreden bu öküzler size hediye falan almaz, siz kendi hediyenizi kendiniz alın da mutlu olun," diyor işte. Fena mı?

* Şüphe; sulayıp sakınmak, budayıp ilgilenmek gereken bir çiçek değil, istenmeyen bir ayrık otu. Kendi kendine büyür de büyür, yayılır da yayılır.

* Ergenlik denen hastalığın en ileri evresinde, insan olmanın bu aşağılayıcı defosunun en çaresiz zamanlarındaydık.

* Serserilik ettiğimiz her günü bizi koynuna alıp öğütmeyi bekleyen büyük değirmenden çalınmış küçük ama ferah zaferler hanesine katıyorduk.

* İnsan kabahatin kendinde olduğunu bilince, hakikatin zehri kendine sıçramasın diye suçu, başının üstünden geçen kuşa bile atabilir.

* İster mağara duvarına hayvan resimleri çiziyor olsun ister sonsuz katlı gökdelenlerden trilyonluk işleri yönetsin, insanları gütmek, anlamadığı gizemleri kurcalayarak onları şaşkına çevirip peşine takmak, ne kolaydı.



Yazarın daha önce okuduğum kitapları;

Öbürküler burada 
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde burada
Olduğu Kadar Güzeldik burada


12 Kasım 2020

Bugünlerde;


"Dertler derya olmuş ben de bir sandal" diye bir şarkı var bilir misiniz bilmem... İsmini bile zikretmek istemediğim, hiç sevmediğim bir adam söyler. O şarkı misali ruh halim inanılmaz bir acitasyonda... Çocuğum yapma diyorum ama yok dinlemiyor beni...

Bu aralar her şeye takıntılıyım... "Coğrafya kaderdir" lafı mesela... Coğrafyadan daha çok cahilliğin, açgözlülüğün ve vicdansızlığın kaderini yaşıyoruz milletçe.. Yaşın yanında kuru da yanmıyor üstelik, sadece kurular yanıyor maalesef :( Ve çabuk unutuyoruz...

Covid desen aldı başını gitti... Henüz bu kadar vaka sayısına ulaşmamışken ciddi önlemler alınıyorken şu ara maske-mesafe-tedbir üçlüsünün koruyuculuğu sağlanmaya çalışılıyor. Kendimce önlemlerime devam edip kendimi ve çevremi korumaya çalışıyorum. Hala marketten aldıklarımı yıkıyorum, hala eve kendimi atar atmaz kıyafetler kirliye kendim banyoya diyorum. Kalabalık ortamlara girmemeye çalışıyorum gibi gibi... Ama usandım artık, yoruldum...

Oytun'u okula göndermeme kararı almıştım kendimce.... Ama büyük konuşmuşum... Geçen hafta itibari ile sınavları başladı ve her gün 2 dersten sınava girmek için okula gidiyor. Maske ve siperlik okula bıraktığım ergenim siperlik çantada çıkıyor okuldan... Malum ergenliğin ilk kuralı "bana bişey olmaz" ruhunu maksimumda yaşamak... Allahtan maske konusunda aynı vurdumduymazlığı taşımıyor...

Online eğitim uzun süredir hayatımızda malum... Bu yöntemden fayda sağlayabilen çocuk da var sağlayamayan çocuk da... Bizimki negatif grupta... Ama bu konunun eğitimin şekliyle alakası yok tamamen kendisi ile ilgili... Tek bir not tutmuyor, dinlediğini zannediyor ama o arada bir sürü şeyle uğraştığı için bilgiler bir kulağından girip beyne uğramadan  diğer kulağından çıkıyor. Sınav tarihleri açıklandığında özgüven tavan malum, "hallederim yeaaee" diye gezindi ortalıkta. Hallediyor mu evet hallediyor aslında; sadece sınava girmek eylemini gerçekleştirerek 😒 Sonuçlar açıklandığında    "eli maşalı anne" moduna geçmekte hiç zorlanmayacağım...

Kurban bayramından sonra düzenli olarak yürüyüşe başlamıştım. Yediklerime de dikkat ederek 12 kilo gibi mucize bir eksi gördüm tartıda... 3 haneli rakamlardan 2 hanelilere geçeceğim yaşasın modunda iken takıldım kaldım. Yaklaşık 3 haftadır gram oynamıyorum. Geçen haftadan bu yana yürüyemiyorum da... Evde Lesly hanıma takılıyorum ara ara (tıktık)  , ama hala tık yok gramda... Sabah akşam tartıya çıkmaktan da yoruldum 😃

"Ne istersen çantası" örmeye devam ediyorum evde yavaş yavaş... Bir ara o kadar çok ip istiflemişim ki eve, onları tüketmeye çalışıyorum... Abartmıyorum örme işini ama kolumdan tık tık diye ses gelmeye başladı örerken, doktora da gidemiyorum bu aralar... Sanırım elimdeki bitince örgü işine ara vereceğim biraz...

Boş kaldıkça internetten bir yandan arsa fiyatlarına bir yandan da çelik konstrüksiyon hazır ev maliyetlerine bakıyorum. Kafamda alıyorum veriyorum, bahçesine çiçekler ekiyorum, kışın şöminede yakmak için odun istifliyorum... Kendime geldiğimde atalarımdan Mısır'da kimse var mı diye eşeliyorum ama tabiki yok 😂 Piyango hayaline sığınıyorum ardından, ilk önce bir 500 çıksa diyorum sonra yetmeyeceğine karar kılıp daha fazlasının hayalini kuruyorum... Sonra kafamdaki düşünceleri bir güzel kovalayıp buzdolabından 1 bardak soğuk su içiyorum üzerine... Eldeki şartlarla çok mümkün gözükmüyor :/

Bu aralar bir şey de izleyemiyorum Masumlar Apartmanı haricinde... Azıcık Safiye'nin çokça Gülben'in hayranıyım... İçimi acıtsa da bazen halleri, oyunculuklarını ağzım bir karış açık izliyorum...

Bizdeki durumlar özetle böyle...
Rutinden ve kafamda dolaşan tilkilerden kurtulmak için elbet bir çözüm bulacağım...
Biraz daha sabır...
Kucak dolusu sevgilerimi gönderdim herkese...