2 Aralık 2016

insta insta intagram :)))


Bugünler biraz yoğun geçiyor...
Ay sonu, ay başı derken kilitlendim azıcık...
Kasın ayının seçmecelerini yapıp kaçacağım hemen...
En yakın zamanda da sizleri okumaya geleceğim söz...
Öperim çokça...



Sıra geldi çerçeveletmeye 👏👏👏👏

Şebonun işleri...
Yakışıklı küçük prensime...
Kırkyedi santimmiş, şimdi yürüyor bile
Bir yarım iş daha bitti yaşasın...



Heheeeheeee 💞💞💞
Ay çok zevk alıyorum bu işlerden 👏👏

Baykuş aşkına ♥
Bez pasta
Şebonun işleri...
Bu bezden pastayı yapmasaydım içimde ukte kalacaktı...
Yaşasın hamileler...
Biz kıtırlara yeni nesil adetlerden bulaştırıyorlar
Ah ben hamileyken bu adetler olaydı
Suyunu çıkarırdım 😉



Baykuşlu rüyalar aşkına 💞💞💞 
Bu saatte uyumayacağım tabiki :)) 
Baykuşlu kitap keyfi benimki eheheee 😊😊

Şebonun baykuş aşkı...
Kardeşim baykuş yasağı koydu bana
Baykuş içinde yüzüyorsun da dedi
Ben de bu aşk bitmez dedim :))
Bir ara evdeki tüm baykuşlarımı sayıyım ben hakikaten 
Yüzü geçer kesin 😲😲




Bizde de beş çayı böyle 😊😊
Beş kısırı mı deseydim yoksa 😜😜

Ellerime sağlık
Şebo mutfakta
Bol nar ekşili
Cumartesi keyfi şahane
Analı kızlı keyifler
İşler bitmedi daha
Moladan sonra devam...



Günayyyddıınnn...
Bugünlük yine cumartesi çalışmayıp evde oturanlar klübündeyim... 
Çok koşuşturma yok bugün şükür, ufak tefek yapılacaklar var...
O işlerde halledilince özgürüm, bizim evin ergeni ders çalışırken ayağımı uzatıp kitap okuyacağım
 😘😘
Hatta güzellik uykusu bile çekebilirim yaşasın 👏👏👏

Şebo evde
Cumartesi güzelliği
Bugün dinlenme zamanı
Analı oğullu
O ödevler bugün bitecek dedim paşaya
Akşama doğru tepeme huniyi takarsam da şaşırmayın 
Malum bizim ev ergenli ev...



Sabahın ilk ışıklarıyla yola dökülüp aksamın 8 inde ancak giriyoruz ana oğul eve... 
Ve sofrayı toparlayıp ancak oturabildim iyi mi? 
Yarına yemek yapılacak aslında daha, 
Ütü de var iki sepet kadar, evi süpürsem bir de... 
Ama inan bende ne hal kaldı ne de derman... 
Tüm gün masa başında oturunca nasıl yoruluyorsun ki diyenin ağzına kürekle vurasım var bugün 
😡😡😡

Şebo halleri
Sabah fotoyu çekip günaydın diyecektim oysa
Kısmet akşamaymış 
Bakmayın yolun ıssızlığına
Küçücük şehirde trafiğe yakalanmamak için arka yollardan dolanıyorum
Adı büyük şehir kendisi kasaba aslında
İyi geceler dostlar




Bu böreği ilk gören aaaa pilavlı börekmi olur der burun kıvırır, sonra da parmaklarını yer... 
Tatar kökenli olunca KÖBETE bizde aranan, özlenendir., 
Hele de annemin elinden olunca 😘😘😘 
yummmyyyy 💕💕💕

Cumartesi ziyafeti
Köbete / Tatar böreği
İnce ince baklava yufkası gibi açılır her katı
Pilav  / Tavuk 
Yeme de yanında yat




25 Kasım 2016

Oradan, buradan, hayattan...


Merhabalar efenim...
Bu aralarda kitapları anlatmaya daldım, iki hoşbeş yapamadım sizlerle...
Gündelik telaşeler son hızıyla devam ediyor bende...
Koştur koştur, nereye kadar koşturabileceğiz bakalım...
Arada es ver kadın diye kendime söylensem de.... Olmuyor işte...

Bu senenin başında bir sürü hedefler, dilekler, sürüsüne bereket durumlar yapmışım...
Geçenlerde okudum da tırtlamışım resmen ahahahaaaa :)))
En azından 35 kitap hedefimi gerçekleştiriyim bari diye kitaba sarmalarım bundan... Henüz 21 kitap bitmiş, kaldı 1 ay... Gerçekleşir mi? Çok zor be anacım....
Son okuduğum kitaplar farkettiyseniz ince :))) İşte tamamen bundan ötürü ahahahaaa :))
Hileci Şeboooooo :)))

Zayıflama demişim, Oscar demişim... Beni benden alan şeyler yazmışım... Yeni yıl heyecanı işte :)))
2017 de de ben bu hedeflere devam ederim, kendime beceremedi dedirtmem bir kere :)))
Zaman planlamasında yapılan bir yanlışlık diye kayıtlara geçsin lütfen :)

Büroda işler yoğun, bir yardımcı alalım dedik...
Görüşme ihalesi benim üzerime kaldı...
Görüşmelerden birine çıtır, şirin bir kız geldi... Konuşurken birden; "aslında ben plazalarda çalışacak bir kızım" gibi bir cümle çıktı ağzından... Gülmedim vallahi :)) Ama baktım kaldım, hatta bakakaldım... Ben susunca cümleyi "Biliyorum burada plaza yok." diye düzeltmeye kalktı... Demedim artık birşey, diyemedim...
Ahhh dedim çocuğum, sen de büyüyeceksin bir gün...
Ahhh bende plaza kızı olacaktım ama kader :)))
"Plaza Kızı" nedir yahu?  Bu diziler mahvetti bizi...

Dizi demişken Pazartesi günleri İçeride'yi izliyorum... Ütü dizisi ilan ettim kendisini... Ne hızlı ilerliyor bu dizi, şaşkınım... Tuvalete gitmem gerekecek diye ödüm kopuyor... Tam da o anda bombayı patlatıyorlar, anlamıyorum sonra...

Deli gibi kanaviçe işliyorum geceleri, tam komediyim ama....
Gözümde yakın gözlüğü, kasnak gözlüğe yapışmış, normal ışık yetmiyor diye tepeme birde teleskopik lamba kasnağa doğru... Neymiş efendim, Şebo kanaviçe işliyormuş :)))
Kanaviçe kanaviçe olalı böyle eziyetli işlenmedi :)))))

Birkaç haftadır Cumartesi günleri çalışmıyorum... Koşturulacak işlerim yoksa da evde bir şeyler yaratıyorum kendime... Eskiden ayağımı uzatıp deli gibi film izlerdim, artık neden yapamıyorum bilemiyorum... Evde daha düzenliyim ama artık, bu da kesin... Birşeylerin yolunda gitmesi için, bir takım zevklerden fedakarlık yapmak gerekiyor sanırım...
Şimdi hatırladım, bu hafta çalışacağım ama.... Offf işkence....

Yeni Oscar dönemi geliyor, adayları izlerken eski film izleme potansiyelime kavuşurum belki....

Evde tadilat yaptıralım dedik, evdeki hesap çarşıya uymadı... Galiba bu sene de erteledik... Gibi gibi.. Neyse can çıkmayınca umut kesilmezmiş...

Ben tadilat yapamazken Blogger gayet rahat tadilat yapmış. Alışamadım ama hala... Ekranı açar açmaz takip ettiğim blogların yazılarını görmek daha keyifliydi...
Ben kendi yazılarımı biliyorum zaten, ne diye çat diye burnuma sokuyorsun sanki... Ben arkadaşlarımın yazılarıyla açılsın istiyorum sayfam, yorum yapılmış mı bızıklamadan göreyim istiyorum.... Tamam ferahlamışsın sanki görüntü olarak ama bencilleşmişsin... Ne öyle ben, ben....

Neyse efenim bu kadar gevezelik yeter...
En kısa zamanda tekrar görüşelim diyorum ve işlere güçlere kaçıyorum...
♥ ♥ ♥

Bu da günün karikatürü olsun gider ayak :)))


22 Kasım 2016

Şişmanlayamayan Sumocu / Eric Emmanuel Schmitt


Merhaba :)
Hani daha önce size anlatmıştım Bayan Ming'in hikayesini... Çok severek okumuştum. Tık tık..
O kitabı alırken yazarın bu kitabı da dikkatimi çekmişti ama sonraya bırakmıştım...
Anlayacağınız o kitabın kapağına bayılmıştım bunun da ismine :)))
Sumo; bana yakıştırılan spor ahahahaaa :)))

Rahmetlik babam spora çok meraklı bir adamdı. Şahane voleybol oynar, futbol oynar ve yüzerdi... Profesyonel futbol hayatı bile olmuştu tarak kemiğini çatlatana kadar...
Kendisi böyle sporla iç içe olunca, tabi ki kızlarının da sporla haşır neşir olmasını isterdi...
Ben bu konuda çok beceriksizdim, hoş hala öyleyim...
Atsam tutamam, tutsam atamam...
İki koşayım desem dalağım şişer...
Hareket bereketten ziyade yatmak daha berekettir benim için ahahaaaa :)))
Voleybol öğretmek istedi topa elim değemedi, hep ıska :)
Futbol o zamanlar kızlar için değildi zaten...
Atlıyım, zıplıyım, atletik olayın istedi. Topalak ben onu da beceremedim...
Tenis atıp-tutamayan biri için fazlaca iddialı...
Benden sonra kız kardeşime yüklendi, o da maya tutmadı derken...
Canım babam sükut-u hayale uğradı...
Oytun tam ona göreydi aslında ama, onu yetiştirmeye de ömrü vefa etmedi...

İşte öyle bizden ümidini kestiği zamanlarda bana bakar bakar gel seni sumo güreşçisi yapayım bari diye dalga geçerdi benimle :)))
Ay ne bozulurdum ben, kendimce küserdim öyle dediğinde...
Sonra sonra alıştım, spor denilince babam sumo güreşçisi yapacak beni derdim :)))

İşte kitaba sempati duyma sebebim...


Kitabın konusuna gelecek olursak;

Kahramanımız Cun  evini terk etmiş bir ergendir... Babası yok, annesini de yok saymaktadır. Kendince kimsesizdir...

Alırken utanacağı ama satarken bir amacı olduğu için utanmadığı malzemeler satmaktadır köşebaşındaki tezgahında....

Yaşlı, çelimsiz bir adam çıkıyor karşısına  "Sende bir şişman görüyorum." diyor bir gün Cun'a... Her karşılaştıklarında da bunu tekrar ediyor üstelik...
Ergen Cun tersleniyor, kızıyor ve elinden gelse aslında bir kaşık suda boğacak yaşlı Şomintsu'yu.

Şomintsu aslında iyi bir sumo eğitmenidir... Cun istemese de yaşadığı olaylar sebebiyle Şomintsu'nun teklifini kabul etmek zorunda kalmıştır. Yine de bir sorun vardır; Cun şişmanlayamamaktadır...




Eric Emmanuel Schmitt bu kitabında da yine bir felsefeden bahsetmiş aslında; Zen felsefesi.... Cun'u geliştirmiş, benliğini bulmasını sağlamış Zen'le...

Kitap roman olarak çok kısa, hikaye olarak da uzun...
Sıkılmadan bir çırpıda okunuyor...

Yan karakterler daha fazla ete kemiğe bürünseymiş, daha detaylı bir bütün oluşturulsaymış tadından yenmeyecek bir roman olabilirmiş aslında...  Kitabın sonuna sıkılmadan gelmeme rağmen, eksiklik hissimi bir türlü azaltamadım....

Bayan Ming'in hikayesi kadar oturaklı ve doyurucu değildi maalesef... Ama yine de hoşça vakit geçirilecek bir kitap... Hepi topu 64 sayfa zaten :) Kısa bir aranızda bile okuyup Cun'un hikayesine dalabilirsiniz...

Diğer kitap kadar çok altı çizili cümlem yok  ama hoşuma giden birazca uzun paragraflarım var.. Özellikle Cun'un annesi ile ilgili bir paragraf var ki, benim için çokça sevilesi....

Gelsin uzun uzun cümleler o zaman :) Sıkılmazsanız şayet bir göz gezdirin isterim :)

Sevgiler hepinize kucak kucak ♥


* (Not: Cun okuma yazma bilmeyen annesinin mektuplarını açıyor tek tek bu satırlarda..)
   İlkinde beyaz bir kağıt vardı. Evirdim, çevirdim, yakından baktım, uzaktan baktım, gün ışığına tutunca kağıdın yapısını değiştiren ve rengini gölgeleyen yuvarlak lekeyi fark ettim. Bu bir gözyaşıydı: Annem, ben gidince ağlamıştı.
   İkincide kağıt yoktu, zarfın dibinde, yumuşacık, soluk sarı renkte bir yün parçası vardı, bir tutam tiftik, çocukluğumda ördüğü kazaklarda kullandıklarından. Şu demekti: Seni sımsıkı kucaklıyorum.
   Üçüncüde hiçbir şey yoktu. Gözümden kaçan bir ayrıntı yakalamak için zarfı sallayıp durdum. En sonunda zarfı yırtarken, kapağın iç tarafındaki ruj izini buldum. Şöyle fısıldıyordu: "Seni öpüyorum."
   Dördüncü gayet açık ve netti. Zarfın içindeki köşeleri yuvarlak, üçgen şeklinde gri renkli bir çakıl taşı vardı, taşıma ücreti arttığından daha fazla pul yapıştırması gerekmişti. Annem bana şöyle diyordu: "Çok üzgünüm."
   Beşincisi daha fazla soruna neden oldu: İçinde bir tüy vardı. "Yaz bana" anlamına geldiğini sanmıştım, sonra bunun bir güvercin tüyü olduğunu fark ettim, rengindeki geçişlerden belliydi, tam ortası fildişi tonunda, yanlara doğru kül renginde, uç tarafı gökkuşağı renkleriyle bezeli. İşte o anda mesaj  iki yeni anlam kazanıyordu, ya "Neredesin?" ya da "Geri dön", zira gezgin güvercin daima yuvasına geri dönerdi. Dolayısıyla bu durum bir imdat çağrısı mı gizliyordu?
   Altıncısı önce yüreğime su serpti: Zarfın içinde kilit yeri kırılmış eski bir köpek tasması vardı. Annem beni rahatlatmaya çalışıyordu: "Özgürsün." Bu son mesaj olduğu için kaygılanmıştım, şu anlama da gelebilirdi: "Gittin ve benim umurumda değil."


* "Gerektiği gibi düşünmüyorsun, Cun" dedi Somintsu bir gün iç çekerek. "Öncelikle çok düşündüğün için, sonra da yeterince düşünmediğin için."
   "Anlamıyorum: Hem siyah diyorsun hem beyaz."
   "Çok düşünüyorsun, çünkü düşünceyi dünya ile kendi arana koyuyorsun, gözlemden çok gevezelik ediyorsun. Olayları kavramaktan çok önyargıya dayalı fikirler geliştiriyorsun. Gerçeğe karşına çıktığı gibi bakmak yerine burnunun ucuna koyduğun renkli camların ardından bakıyorsun, mavi gözlüklerin ardından bakınca dünya senin için mavi, sarıların ardından bakınca her yer sarı, kırmızı camların ardından bakınca lal kırmızı diğer renkleri kızıla boyuyor... Algını sen kendin fakirleştiriyorsun, çünkü oraya koyduğun şeyden başkasını göremiyorsun: Önyargıların."
   "Yeterince düşünmüyorsun, çünkü düşüncelerin işporta malları gibi, yeterince analiz etmediğin için beylik sözleri, düşünceleri, gerçek sandığın basit görüşleri durmadan yineleyip duruyorsun. Önyargılar kafesine kapatılmış bir papağan gibisin. Çok düşünüyorsun ve yeterince düşünmüyorsun, çünkü kendinden düşünmüyorsun."


*"Cun, eğer söylediklerin sessizlikten daha güzel değilse, sus."   


21 Kasım 2016

Suzan Defter / Ayfer Tunç





Çok uzun zamandır okumak istediklerim arasındaydı bu kitap...
Ayfer Tunç'la tanışmak için çok daha iyi kitapları olduğunu biliyorum ama günlük, aşk, acı gibi tanımlamalar beni nedense bu kitabı seçmeye itti.

Elime aldığım ilk 5-6 sayfa okudum...
Anlam veremedim...
Günümde değilim herhalde dedim, bıraktım..

Bir kaç gün sonra yeniden baştan okumaya başladım, hay bin kunduz aşkına !!!!
Yüzlerce imla hatası....
Hem de can yayınları...
Yok canım olmaz diyorum, yani bu kadarı olmaz...

Mesela düze- diye bitiyor bir sayfa, kelimenin ortasından kesik. Diğer sayfa yeni bir paragrafla başlıyor.
Görmezden gelip okumaya devam etmek istedim olmadı, derken çektim fotoğrafları... Bir sürü hem de...
Yazacağım bir şikayet, ağzım dolu dolu oldu bile düşünce aşamasında...

Can yayınları resmi sayfasını ararken bir kitap yorumu; hem de Suzan Defter...
Okumadan geçemedim ki, iyi ki okumuşum :))

"Kitap 2 günlükten oluşuyor" diye yazmış, heh dedim biliyorum :))
"Kitabın sol sayfaları erkeğe, sağ sayfaları kadına ait" cümlesini okumamla birlikte kitabı hemen aldım elime... Hahayyytttt kitapta yazım hatası yok :))) Yolda para bulsam bu kadar sevinmezdim galiba :))))

Kitabı ben aynı tarihleri peşpeşe ekleyerek okudum.
Dolayısıyla Ekmel Bey ve Derya'nın aynı günlerde neler hissettiğini peşpeşe ekledim... Böylesi bana daha çok uydu...
Oyun gibi geldi birazda, ilerle ve tekrar geri dön...

Ayfer Tunç'un dilini sevdim, Birkaç kitabını daha hemen listeye aldım...

Kitap iki yalnız insanın günlüklerinden oluşuyor. Avukat emeklisi boşanmış Ekmel Bey ve 30 yaşlarındaki kendini yalnızlığa hapsetmiş Derya...

Ekmel Bey'in dışarıyla derdi var, Derya'nın ise geçmişiyle... En çok da abisi ve abisinin sevgilisi Suzan'la... Bir şekilde yolları kesişiyor Derya ve Ekmel'in... Yalnızlıkları çekiyor birbirini belki de...

Ekmel Bey daha çok dinleyen, Derya ise anlatan...

Suzan ve abisinin aşkına o kadar inanmış ki Derya, kendi yaşayamadığı aşka sahip çıkacak kadar hem de... Sızılı, can acıtıcı bir hesaplaşmayı anlatıyor bolca... Abisine o kadar aşık ki, ufalanmış hayatı Suzan'ın aşkı karşısında...

Evlilikler, aileler, aşk, nefret, eşyalar... Ne varsa sorgulanıyor ikisi arasında.... Es vere vere...
Bir solukta okunuyor... Sıkmadan...

Suzan'ın aşkına hayran kala kala bitirdim kitabı...
Ekmel Bey'in kendini hırpalamasını sevdim...
Derya'nın ise hesaplaşmalarda kendini bulmasını....

Bugüne kadar okumadıysanız, okumanızı tavsiye ediyorum bu kitabı... Ben severek okudum...
İç hesaplaşmaları seviyorsanız, bu kitabı da seveceğinizi umuyorum...

Şayet okuyacaksanız unutmayın sayfa ayırımlarını :) Benim gibi dolanıp durmayın kitabın sayfalarında :))

Mutlu haftalar diliyorum hepinize...
Sevgiyle kucaklanacağınız bir hafta olsun ♥

Olmazsa olmaz altı çizili cümleler ;

* Herkesinki gibi, benim hayatım da roman. Hep, ne olduğunu bilmediğim büyük eksiğinin yakında tamamlanacağını umduğum bir roman.

*Ayrılmak bir solucanın ikiye bölünmesi gibidir, her iki parça ayrı ayrı yaşamaya devam eder, bir zamanlar tek parça değilmiş gibi, tanımaz birbirini parçalar.

* Sizi ve kendimi suda yüzen yağ damlasına benzettim. Kendine benzeyen bir damla arayan ve bir türlü suya karışamayan iki yağ damlası. Yüzüyoruz işte suda. Başıboş. Öyle parçalanmışız ki artık daha fazla parçalanmak ölmek demek. Ama yine de varız ve belli oluyoruz suyun üstünde.

* Pazar günleri, hayatın intikam günleri.
   Neşeli başlasın ve öyle geçsin diye  gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler.

* Düşündüm, BİR HAYAT NEDİR?
   Başlar ve biter, BİR HAYAT NEDİR?
   Acı ve tatlıdır, unutulur hepsi, BİR HAYAT NEDİR?
   Emin olmasam da "hayat bir iz bırakmaktır" diyebilirim.
   Mezar taşı bir iz sayılır mı, emin değilim.
   Razı olan için mezar taşı bir izdir.
   Ben razı değilim.
   Gerçi elimden ne gelir?

* Doğuda bazı genelevlerde adetmiş, ayak takımından olmayanlar kadınlara önce semaverle çay ısmarlarlarmış. Semaver söyleyen adama daha fazla itibar edermiş kadınlar, arkadaş olunmuş gibi olunurmuş, sanki bir dostluk havası, hatta aşk başlangıcı. Kadınlar kendilerini daha kadın, erkekler daha erkek hissederlermiş böylece.

* Aşk olmayan evde, giderek azalıp yok olan bir parfüm, buharlaşarak uçup giden su gibi eşyanın ruhu da yok oluyor. Maddenin anlamı kalıyor geriye. Tek başına ve aşksız yaşayan bir adamın evinde ise eşya evin efendisi kesiliyor. Musluklar bozuluyor, sandalyeler eklem yerlerinden ayrılıyor, koltuklar ihtiyarladıkça ufalan insanlar gibi küçülüyor sanki. Eşya yalnızlıkta çok ses veriyor.

* Bir kadının gittiği, evden belli olur. Kadın giderken düzeni götürür bir kere. Yaşayan ev sarsılır. Ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. Kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. Erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. Kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. Küçük şeylerin izi silinir. Eşyaların dili tutulur, ev sağırlaşır.

* Yıllar boyu yanmaktansa için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense; ipin üstünde yürümekten başka NEDİR BİR HAYAT?

* Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır, yanar durursunuz kül olana kadar.

* Sevdiğim eski bir söyleyiş, severim. Daha sahici gelir bana, eski zaman aşklarını, eskide kalmış aşkları hatırlatır. Ne kadar unutulmaya çalışılsa da, izi belli bir yara gibi duran aşklar.
   Sevdiğim: dün ve daima. Sevgilim: sadece bugün.
   Sevdiğim: eşsiz, tek. Sevgilim: sığ, çok.
   Sevdiğim: sevdim sahiden. Sevgilim: emin değilim.

* İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik neye yarar?

* "İnsan hayatı bir rahim arayışından ibarettir." dedi Ekmel bey, "ev rahimdir. Bundandır kendimize bir ev aramamız. Evi olan insan ne şanslı."

* Raconlar bu işe yarar işte, layıkıyla uyulduğunda dengeleri değiştirir, galip olan mağlup duruma düşer.

* "Belki de bir türlü yaşamadığımız için bu kadar büyüdü aşk," dedi, "aslında kısa bir şeydi, zamana yayıldı."




16 Kasım 2016

Ahhh Feridun ahhh...


Geçen ay bir kitap paylaşmıştım sizinle; Olduğu Kadar Güzeldik..
İçindeki "Benim Adım Feridun" hikayesini de kitabın favorisi olarak belirlemiştim...
Naif, sıcak bir hikayeydi...
Alıntılarımın çoğu da o hikayedendi hatta...

İşte o postu yazdığımda blogger bir arkadaşımızın yorumuyla öğrendim Çağan Irmak tarafından filminin çekilmeye başlandığını... Ne sevindim anlatamam...
Sevdiğim hikaye ve Çağan Irmak bir arada...
Gitmez miyim, tabi ki hemen giderim :)))

Eee o zaman gelsin bir film yorumu daha :)


BENİM ADIM FERİDUN (2016)

Baş karakter Feridun tam hayalimdeki gibiydi, darmadağın :)) Darmadağın bir adam olarak Halil Sezai Paracıkoğlu'ndan ala bir adam yoktur herhalde... Adam traş olup, saçını başını toparlasa da her daim darmadağın hissiyatı yaratmıyor mu sizde de... Bende şahsen böyle bir hissiyatı var bu adamın...

20 sayfalık bir hikayeden 2 saate yakın bir film çıkartılırsa ilave karakterlerin, olayların girmesi de gayet doğaldır... Yalnızlığın hikayesini sıcak aile özlemiyle buluşturan hikayemizde ilk 15-20 dakikadan sonra olmuş bir cümbüş...

Çağan Irmak'ın tüm filmlerini ayıla bayıla izlemişimdir. Sadece 3 filmi var henüz izlemediğim; Bana Şans Dile, Mustafa Hakkında Herşey ve Karanlıktakiler. Hatta bu sene sonuna kadar bunları da izleyeyim ben...
Neyse efenim gelelim yeniden konuya...

Yavaş yavaş Çağan Irmak filmleri acısızlaşmaya başlıyor galiba gibi bir sonuca ulaşıyorum düşündükçe... Nadide Hayat'da hafif damlamıştı gözyaşlarım... Ve bu film tarihtir benim için...
AĞLAMADIĞIM İLK VE TEK ÇAĞAN IRMAK FİLMİ....

Yine spoiler vermeden filmin konusunu özetleyecek olursam;

Sevgilisi Ayla (Özge Borak) tarafından terkedilen Ersan ana ocağı Erdek'e gider. Demlenmek için bir düğün seçer ve Feridun çığlıkları eşliğinde kendini Feridun olarak adleder. Hayal (Büşra Pekin) ise Feridun'un içindeki Ersan'ı keşfeden yegane kişidir...Aşık mı oluyor ne ????

gibi özetleyebiliriz :)))))

Usta oyuncular eşliğinde düğün serenomisi ilk başlarda eğlenceli olsa da sonlara doğru hafiften suyu çıkartılmış...
Tarık Pabuççuoğlu, Suzan Aksoy ve de özlenen Kantargillerden Döndümüz Defne Yalnız muhteşem :)

Çalgı çengi, bol insan, bol karışıklık döngüsünden sakinliğe filmin son 10-15 dakikasında geçiyoruz şükür.. İşte burada hafif melodram yaparak ağlatma girişiminde bulunulsa da yeterli donanım yok elimde, ağlayamıyorum işte....

Mesajlar yine usturupluca yerleştirilmiş... Es geçilmemiş..

Büşra Pekin / Halil Sezai uyumuna söyleyecek laf bulamıyorum...

Evet yine sıcacık, ara ara babaannenin (Defne Yalnız) çıkışlarıyla kahkaha  attıran, ayrılığın evrelerini cuk oturtan bir film olsa da ne yazık ki beklediğim bir Çağan Irmak imzası yoktu... O yalnızlıktan benim kalbime hançeri saplar bir de etrafında döndürür hesaplamalarındaydım...

Kısmet değilmiş...

Sonuç olarak çok kötü değil, ben yine de SEVVVDİMMMM olarak not ediyorum bu filmi...






14 Kasım 2016

Nejat İşler diyince bende hep akan sular durur....


Seviyorum uleynnnn diye bir başlık atasım gelmişti, vazgeçtim :)
Hafif hayal kırıklıklarım oluştu sanki...
Ama dur şimdi lütfen bu lafımın üzerinde durma, ilk önce filmi anlatayım sonra filmle alakasız hayal kırıklığımı anlatayım...
Bu arada izlemeyen varsa, spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım...
Bu da ön notum olsun...


İKİMİZİN YERİNE (2016)

Vizyona ilk girdiğinde gitsem diye kıpırdandığım, sonradan vazgeçtiğim ve dayanamayıp gittiğim bir film kendisi...
Nejat İşler vardı, Zerrin Tekindor vardı evet gitmeliydim ama Serenay Sarıkaya ile Nejat İşler olmuş muydu acaba sorusundan vazgeçip internete düşünce izlerim moduna girmem ve çıkmam... Hikayem bu işte :)))

18 yaşındaki Çiçek (Serenay Sarıkaya) ile 40 yaşındaki Doğan (Nejat İşler) 'ın muhteşem aşkı olarak lanse edilen film aslında içinde aşkı da barındıran bir dram.... Çok da laylaylom bir havası yok anlayacağınız...

Küçük bir kasabada geçiyor... Hangi kasabada geçtiğini film boyunca öğrenemediğim gibi, hala da öğrenebilmiş değilim :)

Filmin yıldızı anne Ülkü rolüyle seyrettiğimiz Zerrin Tekindor... Kadının gözleri yetiyor film boyunca... Ne hissettiğini gözlerinden takip ediyorum... Ve o kadar gerçek gibi ki duyguları, onun gözünden bakıyorum tüm film boyunca...

Yer yer yeşilçamımsı bir hava, yer yer aman tanrım diye bir gerilme hissi, uçuş uçuş aşk hallerinin saçmalamaları ve acı gerçekler...
Evet zannederim bana bu filmi tek cümleyle anlat deseler böyle anlatırdım...

Bazı yerlerde tutarsızlıklar, kurgu hataları yok değil filmde ama çok da batmadı gözüme gözüme... Olay döngüsüne ve ne olacak hissine o kadar kaptırmışım ki kendimi üzerinde çok durmadım...

Gelelim hayal kırıklığıma... Nejat İşler'im yakışıklım yaşlanmış ya artık...  Hahh sen yerinde saydın sanki Şebo demeyin bana vallahi üzüldüm... Kendi kırışıklıklarıma bile bu kadar üzülmüyorum...
Hele ki bir de filmin bazı yerlerinde üzerinde 2 beden bol ceketle  saçlarını yandan ayırıp taramamış mı... Buyur amca geç içeri diyesim geldi :))) Sonlara doğru öğretmen kimliğinden çıktığı için belkide üzerine 2 beden büyük gelen ceketi çıkardı da rahatladım :))

Teras sahneleri biraz klişeydi belki ama orada karşılanan gün doğumlarını sevdim....

18 yaşındaki bir genç kız ve 40 yaşında bir öğretmen birbirine aşık olur mu, onun tartışmasına girmek istemiyorum... Filmin hissiyatı beni daha çok ilgilendiriyor...
İnekler mor olunca reklamlarda, mor inek mi arıyoruz bağda bahçede...

Filmi benim için en özel sahnesi bir şiir sahnesidir... Hayatımın ara dönemeçlerinin birinin tatlı esintisi vurdu yüzüme o şiir okunurken... Sırf o şiir tam da orada olduğu için film berbat bile olsa -ki değil- ben tatlı bir tebessümle ayrılırdım filmden, biliyorum... Hoş tatlı bir tebessümün eşliğinde gözüne fener tutulmuş tavşan gibi çıktım filmden o ayrı mesele :))) Zerrin Tekindor sağolsun :)))
Anlatmayacağım merak etme, sadece izlersen şayet anne Ülkü'nün son görüntüleri derim, izleyince anlarsın beni....

Kısa kısa, karışık oldu bu sefer filmi anlatmam... Hayattaki cümlelerim bazen böyle oluyor işte...
Sonuç olarak SEVVDİMMMM bu filmi...
Konuyu tatlıya bağlayıp, o güzel şiirle bitirelim o zaman bu yazıyı....
Mutlu haftalar ♥




Çocuksun Sen


Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu 
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen 
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim 
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor 
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte 

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum 

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun 
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı 
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum 
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup 
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için 
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar 
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa 
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun 
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların 
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar 
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa 
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan 
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit 
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse 
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık 
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık 
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada 
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak 
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin 
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen 

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun 
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada 
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum. 
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil 


Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm 
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ 
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle 
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar 
Dursam ölürüm paramparça olur dünya 

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm 

Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir 
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna 
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için 
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak 
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu 
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç) 
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor 
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri 
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda 
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum 
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım 
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte 

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan 

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer 
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle 
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum 
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken 
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde 
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su 

Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç 
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı 
(Soluğunun elma kokması bundandı belki) 
Bir elma kokusuna tutundum düşerken 
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle 

Çocuksun sen, çocuğumsun

AHMET TELLİ