25 Nisan 2017

Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler / Mine Söğüt


Biraz ara verdim çünkü ne yazacağımı bilmiyordum...
Aslında ağzım ve yüreğim doluydu da... Kelimelere dökme işi sıkıntılı oldu...
Açtım açtım kapattım sayfayı...
Yazamadım... Bir es oldu ...

Bugün hadi dedim okuduğum kitabı yazıyım... Kelimelerimi toparlarım diye düşündüm...
Bakalım becerebilecek miyim...

Biliyorsunuz Mine Söğüt'ün kitaplarının tamamını okumaya çalışıyorum. Böyle bir hedef koymuştum önüme geçen sene... Bu sene devam ediyorum geçen seneki hedeflere...  Bu okuduğum 5. kitabı... Kaldı halihazırda baskıda olanlardan 2 tane... Bu sene biter bu madde...



Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler kitabı Heyamola Yayınlarının İstanbul'um serisiyle çıkarttığı kitaplardan biri... Her mahalleyi bir yazar yazmış ve Mine Söğüt'ün kaleminden de Dolapdere çıkmış...

Kitabı alırken alsam mı almasam mı diye uzun uzun düşündüm hatta... Bu tarz kitapların bana göre olmadığını düşünürdüm hep... Karakterlerle giden kitapları daha çok seviyorum çünkü... ( HATA 1- Kitabı ismi ve niteliğine göre değerlendirme Şebo dedi bana bu kitap 😏 ) Diğer sebebim ise İstanbul aşığı bir kadın değilim ben, çok da bilmem üstelik İstanbul'u.. Ne biliyim İzmir olsa belki avucum kadar iyi bildiğim bir şehrin hikayesini okumak iyi gelirdi ( HATA 2- Bir mekanı bilmeden de okumak ayrı bir haz verirmiş Şebo ve o yeri deli gibi merak edermişsin dedi bana bu kitap 😊 ) Tek okuma sebebim yazarının Mine Söğüt olması olan bu kitap iki ön yargımı bozmama da sebep oldu diyebiliriz aslında...

Bir mahalleden yola çıkarak Türkiyenin yakın geçmişi de anlatılmış aslında kitapta... Çok ta iyi saptamalar var...

Mahallenin eski yaşayanlarından tutun da şimdiki yaşayanlara kadar geniş bir yelpazede sunmuş karakterlerini... Marika'dan Hevida'ya, Kadife Abla'dan Mersiye'ye, Ruandalı Gaspard'tan Garbis Usta'ya inanılmaz bir kültür yelpazesi... Hepsinin hikayesi bambaşka... Tek ortak noktaları belalı Dolapdere...

Sokaklarını, evlerini, kültürlerini, yokluklarını ve renklerini öyle güzel anlatmış ki Dolapdere'nin adım adım gezesim geldi benim de... O dik yokuşun başında oturup izlemek geldi içimden.... Kim bilir belki bir gün diyerek...

Yaşar Kemal'den, Sait Faik'ten, Metin Kaçan'dan alıntılar da var kitapta... Hepsi aynı yerde buluşmuş, Dolapderenin rengarenkliliğinin karasında...

Hele sonunda yazara İstanbul tarafından yazılan bir mektup var ki tam kıskanılası....

Bir mahalleyi anlatmak için yazılan bir kitaptan bu kadar zevk alacağımı tahmin etmemiştim hiç... Serinin diğer kitaplarını okur muyum hiç bilmiyorum ama göz atmak isterseniz serinin tamamı burada...  Benim de notlarım arasında...

Şimdi sıra geldi altı çizilenlere... Ne demek istediğimi en iyi bu cümleler anlatır sanırım...

Hepimize keyifli günler ve okumalar diliyorum....



* Çingene kelebeklerden birinin üzerine bardak kapadım. İçinde çırpına çırpına çığlıklar attı. Çingene sineklerden birinin kanadını koparttım. Uçmaya çalıştı... çalıştı... çalıştı... Yere düştü. Üzerine bastım, öldü. İçinden sapsarı bir su çıktı.

* Dolapdere'ye ilk kez, ismi bir efsane gibi ortalarda dolaşan "tehlikeli" ve "cazip" mahallelerin varlığını merak edip İstanbul sokaklarında kaybolmayı bir oyun haline getirdiğim yıllarda tesadüfen gittim.

* Şer hayatları ehven-i şer hayatlara bağlayan incecik damarlar teker teker kesilip, ortalarından o geniş cadde geçirilmemişti. 

* İçinden otobüslerin ve otomobillerin kıvrıla kıvrıla geçtiği bu sokaklarda gördüğüm insanlar Beyoğlu'nun hemen dibinde, bizlerin nispeten temiz ve güvenli hayatlarının hemen yanı başında başkalarının yaşadığının ve o başkalarının cehennemde cennet rüzgarları estirmeyi beceren büyücü bir kavmin kadın üyeleri olduğunun gizli işaretleriyle donatılmışlardı.

* İşte bir gün, yanlarından geçip durduğum ama herkesin sanki yoklarmış gibi davrandığı, görmezden, hissetmezden, sevmezden geldiği bu insanları geceleri yutan, saklayan, koruyan o labirente daldım.

* İstanbul'un tam kalbinde saklanan muhteşem bir cehennem. Ateşinde binlerce yoksul ısınıyor. Ve o kadar küstah ki kendinden olmayanı ne ısıtıyor, ne yakıyor.

* Onlar ve biz. Yakamı bir ömür boyu bırakmayacak olan iki zamir. Onlar ve biz. Beyazlar ve siyahlar. Bahtsız doğanlar ve ayrıcalıklı doğanlar. Kadim bir kast sistemi. Yasalar karşısında herkes ne kadar eşit olursa olsun, hayatın tam merkezine dikilen ve hiçbir yasayı tanımayan acımasız bir eşitsizliğin kırbacıyla yaralanıp duran bir düzen...

* İçinde yüzlerce damar olan dev bir şişe düşünün. Hayat o şişenin dar ağzından şehvetle içine akıyor. Damarlara dağılıp ağır ağır dibe çöküyor. Taksim şişenin ağzı. Tarlabaşı gövdesi. Ve Dolapdere dibi. Akan hayatların tortusu bin yıldır orada birikiyor.

* ... zaman taşkın bir dere gibi akıyor bu mahallenin içinden. Kimi o derenin suyunu içiyor, kimi o suda kirlerini temizliyor, kimi de içinde boğuluyor.

* Bir zamanlar yüksek tepelerin eteğinde, içinden dereler akan ve kiraz ağaçlarının güzelliğiyle nam salan yeşil ve kırmızı bir boşluktu Dolapdere. Eski adı bu yüzden Kresohora yani Kirazlıköy.
.... kiraz çiçeklerinin kokusu yerini artık lağım akan derelerin kokusuna bıraktıkça ismi de manidar bir metamorfoza uğradı, buraya Keratohora yani Boynuzlu Köy denmeye başlandı. Çünkü bu yörenin kadınları fazla çapkındı...

* Aslında bütün tarihler ve talihler döne döne ilerler; her dönüşte bir tarafın yüzü güler diğer tarafa acı düşer.

* Mecidiyeköy dutluk, Çengelköy bostanken bile....Beyoğlu'na şapkasız eldivensiz çıkılamazken bile... komşu mahallelerin kanalizasyonları olduğu gibi Dolapdere'ye akar, oradan Kasımpaşa'ya yollanır, Haliç'in bir zamanlar içilesi olan biçare sularına karışır. Ve mahalle yaz kış çok fena kokar. Eskiden... Şimdi de güzel kokmuyor ama her şeyin üstünü örtmeyi beceren çağdaş yaşam yoksullukla birlikte çöplerin ve lağımların üzerini de örtüyor. O örtüyü biraz aralarsanız Dolapdere hem dün, hem bugün hep için için kokuyor.

* Çingeneler, hayal dünyasında kelebek ömürlüdürler. Üstelik bunu kendileri de gayet iyi bilirler.

* Yoksulluk para hesabına gelmez. Yoksulsan... yoksulsundur işte. Bir şizofren tarafından yazılmış bir roman gibidir yoksulluğun hesapları. O hesaplarda elmalarla armutları toplayabilirsin, tek sayıları birbirinden çıkarıp yine tek sayılara varırsın. Yoksulluğun hesapları parmakla değil vicdanla yapılır. O yüzden yoksulluğun mantığı olmaz ama felsefesi vardır. Yoksullar için para da, zaman gibi izafidir.

* Hayatın, içinden çıkılması gereken bir iş olduğunu kimse cesaret edip de söyleyemez Çingenelere. Yüzyıllardır, bin yıllardır bu böyle.

* Benim ailem tek kızlarına bir çiçek ismi takacak kadar nahif ve nikbin ve onun ailesi iki anneden doğma on sekiz çocuğun kızına "Sabreden" anlamına gelen bir isim takacak kadar umarsız ve bedbin. (Hevida için söylüyor bunu)

* Ah Hevida bu mahalle hep "kendi"ne ait olanla "biz" e ait olanın kesişmediği lanetli bir çemberdir. İçinde "biz" ve "kendi" ayrı ayrı daireler olarak durur. Bazen bu daireleri ateşlere verirler. Her şey yanar. Acı içinde yanar. Biter. Kül olur. Yine de kesişmezler. Öyle ölümüne bir inat.

* Dünyayı savaşlar aracılığıyla para yönetir.

* Tüm halkların din ve aşk hikayeleri birbirine benzer. Bütün insanlar aynı şeylerden korkar ve birbirlerini aynı şekilde severler.

* Sanır mısınız kilitli kapılar sadece anahtarlarla açılır. Marika'ya emanet anahtarlar göğüs kafesindeki ateşin ısısıyla eridi. Kapılar... o kapılar anahtarlarla değil baltalarla açıldı. Marika penceredeki perdeyi çekip gizlice seyretti ve ağladı. Evlerin kapılarının kırılışını. Eşyaların teker teker çıkarılışını. Evlere yeni kapılar takılıp içeriye yeni eşyalar konuluşunu. Yeni komşularını perdenin arkasından ağlayarak seyretti. Bir gün kendi evine de aynı şeyin yapılacağını bilir gibi, içi yana yana, hiçbir şey yapamadan, ağlayarak seyretti.

* Hangi cam kırıklarını yiyerek büyürse çocuklar, o camların rengini ve keskinliğini alırlar. O camların kanattığı yaralara benzer hem çocuklar, hem çocukluklar.

* Evet siz bizim bildiğimiz şeyleri bilmiyorsunuz, bilmediğimiz şeyleri biliyorsunuz Hevida. Eskiden bu evde yaşayan Marika da bizim bilmediğimiz şeyleri bilirdi. Ama senden farkı bizim bildiğimiz şeyleri de bilirdi. Biz dediğim Müslüman Türk, Marika dediğim Rum asıllı Hıristiyan Türk, sen dediğim Kürt asıllı Müslüman Türk.

* Burası kurtlar mahallesi. Mahalle halkından hırsızlarla uğursuzların mekanı belirsiz. Mütemadiyen saklanıyorlar. Kürtlerin mekanı belirsiz. Mütemadiyen göçüyorlar. Rumlarla Ermenilerin mekanı belirsiz. Kayboldular. Çingenelerin mekanı belirsiz. Her yerden kovuluyorlar. Dolapdere sadece tekin olmayan ve gafil avlayıp gafil avlanmamak için yer değiştiren soyların hüküm sürdüğü bir krallık değil. Buranın gafleti kapısının herkese ama herkese açık olmasında. Açık kapılardan girmek de kolay, çıkmak da. Açık kapıların ardında kaybolmak... o en kolay.

* Eğer tarihi kazananlar değil haklı olanlar yazsaydı, bugün hayat tüm dünyada  ve bu mahallede bambaşka olacaktı.

* Yeryüzünde herkes iki hayat birden yaşar. Biri tenine dokunan gerçek hayattır, öbürü aklını başından alan hayali hayat.

* Hiçbir kötü, bir diğer kötüden daha az ya da daha çok kötü değildir. Her kötü kendi kimyası içinde aynı acıyı verir.

* Keşke dünya herkesin birbirine hikayesini anlattığı kocaman bir sahne olsaydı. Belki herkes durup karşısındakinin hikayesini can kulağıyla dinlese, anlasa, anlayabilse, kimse kimseye düşman olmazdı. Oysa insanlar sadece kendi hikayelerinden mesulmüş gibi yaşıyorlar. Kimse başkalarının kaderinde kendi hissesi olabileceğini sezmiyor.

*Çok kültürlü ve çok hüzünlü bu mahallede yaşayan herkes zaman zaman Allah'ın kendisini unuttuğunu, terk ettiğini düşünür. Dünü yaralı, bugünü risklive yarını meçhul insanlar başka başka kitapların, başka başka inançların vaatleriyle umutlanır ama tanrılarına yakardıkları kadar sitem de ederler. Allah bazı kullarını gerçekten unutur. Bunu Dolapdereliler çok iyi bilirler. O yüzden onlar da sık sık Allah'ı unutur, ona sitem ederler.

* Madem hayat hep yolları hep çatallanan bir bahçe, oraya değil de buraya sapılsa, öyle değil de böyle yapılsa... sonsuz bir olasılıklar deryası içinde her şey aslında masallardaki gibi olsa. O zaman belki de kilisenin ve temsil ettiği yığınla şeyin varlığı asla bir tehdit olmaz, o tehdidi bertaraf etmek için büyük ateşler yakılıp elde ne varsa içine atılmaz, ayrışmaktansa bir arada durmanın daha yüce bir duygu olduğunu sezenler, kapılarını dışarıdan gelen menfaatçi telkinlere kapar ve birbirlerine sarılırlardı.

* Umut denen şey, gerçekleşmese bile bir olasılık olarak hep var olan iyinin şifalı işaretidir.

* Dolapdere'de ne arasanız yok, ne ararsanız var.
   Her şey bir var bir yok.
   Sihirli bir kutu gibi.
   İçine her şey sığar, dışarıya hiçbir şey sızmaz.
   Burası Dolapdere.
   İstanbul'un tam göbeğinde tekinsiz ve güzel bir mahalle.









15 Nisan 2017

bu ayın şarkısı #3


Enerjiye ihtiyacımız var...
Pozitif duygulara...
İçim içime sığmıyor, hayatımızın ülkemizin dönüm noktası yarın...
Ümitliyim ama
Herşey çok güzel olacak ♥

Hayırlarımız bol olsun arkadaşlar :)




Hayat bu kadar mı
Bence değil bir kaç sözüm var
Biraz senin gibi yıkılmayan duvarları var
Bazen esinsindir bazen uzak yakınlarım var
Ben, ben böyleyim kendi yolumda

Bırak tutma beni
Kaybetsem de üzülmem asla
Ne boş kaygılarım
Korkma bana hiçbir şey olmaz
Yanlış doğru gibi eksik kalan birkaç satırsa
E ben, ben böyleyim kendi yolumda


Hayat benim her anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan

Değer saklanma hiç
Geçer zaman böyle de geçer
Ya sev ister vazgeç
Beklentiler sadece üzer
Ayrı dünyalarda farklı farklı kafalarda
Ben, ben böyleyim kendi yolumdan

Hayat benim her anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan

11 Nisan 2017

soydur çeker, huydur geçer :)



SENE 2005;

Cümbür cuma gidilen bir piknik öncesi babamın eline iki poşet verilir. Çok basittir aslında... Biri çöp, diğeri börek... Ama tabi elini kolunu sallaya sallaya evden çıkmaya alışkın babam için bu durum biraz bünyeyi bozmuştur :))

Pikniğe gidilir, çay demlenir... Kurabiyeler, pohaçalar çıkartılır... Börek aranmaktadır deli gibi... Vallahi hala burnumda evden çıkarken yayılan o koku :))) Ama mis kokulu o el açması mis gibi börek yoktur. Suçlu aranmaktadır kötü bakışlarla... Babam bir böreği arabadan indirmeyi bile başaramamışsınız diye söylenmektedir hatta söylene söylene arabaya gitmiştir ve bir poşetle gelmiştir. Bak işte diye... Elimle koymuş olmasam böreksiz kalacağız diye kelamlar bile etmiştir. Hepimiz poşete boş gözlerle bakmaktayken babam keyifle poşeti tam da sofranın ortasında açmaya başlamıştır bile...

Evet tahmin ettiğiniz gibi gelen çöp poşetidir :)))) Mis gibi börekler çoktan çöpü boylamıştır ahahahaaaaa :))) Kıyamam o andaki suratının halini hiç unutamam babacığımın :))))



SENE 2017;

Hafta sonu yumuşak mumy Özlem'de yenilmiş içilmiş bir de üstüne kaplar dolusu börek, çörek, kek, pasta nevalesi yanımıza katılmış mutlu bir şekilde evin yolu tutulmaya başlanmıştır. Şebo kişisinin her zamanki gibi bel fıtığı azmış, kendi çantasını dahi taşıyamayacak boyutta olduğu için evin biricik güçlü kişisi Oytun'a yüklenilmiştir taşıma işi...

Apartmandan çıkınca bizim güçlü oğlan arabaya ters istikamete yönelmiştir. Anne kişisi seslenmeye çalışsa da "is this love, is this love" şarkısını bağrınmakta olan güçlü kişiye sesini duyuramamamıştır.  Tehlike çanları çalmaya devam etmektedir. Ve Şebo kişisi daha kuvvetli bağrınmak zorundadır. "Oytun ooooo çöööppp değiiilll, Oytun hayır, çöp değil o, Çöpe atma sakkkııınnn Ooooytuuunnn, Haaaayyyyıııırrrrr !!!!!!"

Oytun bu arada sakince çöp kutusunun kapağını açmış (üstelik yeraltı çöp konteyneri) is this love nameleri eşliğinde caağğğnımmm börekleri, pastaları çöp kutusuna atmıştır ve anne kişisine neden bağırdığıyla ilgili de anlamsızca bakmaktadır.

İs this love Oytun, gitti börekler Oytun, aklın nerde Oytun, seni konteynere sallayıp da mı saklasak Oytun 😂😂😂😂

Ne demişler hayat tekerrürlerden ibaretmiş, tekerrür olmasa bile soydur çekermiş işte :))))

Mutlu günler efenim ♥






7 Nisan 2017

çocuklarda kitap okuma alışkanlığı


Böyle başlıklarla yüzlerce yazı okudum senelerdir... Bıkmadan usanmadan bazen tekrar tekrar...
Kimini uyguladım, kimini uygulamadım saçma geldi...
Ama sürekli denedim...

Ve final diyorum artık :) Artık nihayete de muradıma da erdim... 
Yani öyle düşünüyorum...

O yüzden kendi deneyimlerimi paylaşmak istedim sizlerle....
Her çocuk şahsına münhasırdır, bunu en iyi anneler bilir.  Bıkmadan usanmadan denemek gerekiyor sadece bu şahsına münhasır kişiliklere :)



Okul öncesinde Oytun kitaplara karşı çok meraklıydı, deliler gibi kitapçıya koşar bir sürü kitap alırdık ve genelde bu hayvanlarla ilgili olurdu... Bol resimli, boyamalı, yapbozlu, sesli her çeşidi... Hayal gücünün sonsuzluğuna her zaman inanmışımdır, bir balık kitabına binlerce hikaye uydurmuşluğu vardır...  Ve ben bu sebeplere dayanarak çok ümitliydim kitapları seveceğine...

İlkokul 1 bizim için bıçak sırtıydı... Elll, Elaaa, Talllaattt derken kitaplardan uzaklaşmaya başladı... Okumayı söktü tamam derken bizim kitaplarla aramıza mesafe girdi. Ve ilkokul boyunca kitaplarla ilişkimiz hep sınırlı geçti...

Kitapçıya gitmekten hiç vazgeçmedik, bu hala keyifliydi Oytun için. Saatlerce bakındı, saatlerce seçti ve her seferinde kucak dolusu kitapla geldik evimize... Aldığımız ilk gün resimlerine bakıldı, fikir yürütüldü, belki ilk sayfalar okundu, dergi aldıysak etkinliklerine bakıldı ve o kitaplar bir köşede kaldı hep... Bir daha elini sürmedi... Taki yeni bir kitap alışverişine kadar...

Okuma saatleri yaptık evde hep birlikte. Kitap okumayı sevmeyen ve okumayan babamız bile eline aldı kitabı okudu... Israrla denedik. İlk denemelerimizde yarım saat, sonraki denemelerimizde 1 saat... Oytun kimi zaman okudu, kimi zaman okur gibi yaptı, kimi zaman boş boş baktı, kimi zaman da sayfaları çevirdi... Tam anlamıyla bize hiç katılmadı....

O ders çalışırken kitabımı alıp oturdum yanına okudum, sahilde okudum (ki bu en sevdiğimdir), otobüste okudum, tuvalete bile kitapla girdim. Sırf görsün beni, fark etsin, deneyimlemeye çalışsın istedim... O beni görmezlikten geldi uzun süre...

Tatillerden önce kucak dolusu kitap alışverişi yaptık, bitecek bu kitaplar dedik... Hep bir metazori ile okudu... Ödül verdim tutmadı, ceza verdim tutmadı... Kitap başına para teklif ettiğim bile oldu. Tüm bunlarda evet ara ara gaza geldi, okudu fakat alışkanlığa dönmedi...

Ödül verdiğim dönemlerde kitapları atlayarak okudu. Kendince o da beni sınadı. Bunu fark ettiğimde hep konuştum, beni değil kendini kandırdığını ikna etmeye çalıştım. O da inatla beni ısrarımdan vazgeçirmeye çalıştı... Bazen sesler yükseldi, bazen kapılar çarpıldı, yeteeeerrrr diye kafaya huni takıldı... Hepsi oldu yani...

4. sınıf bittiğinde ikimiz de çok keskindik... Aramıza gerilim hattı döşedik bu konuda... Ben kitap dediğimde o da bana tepkisel yanıtlar verdi... Kitabı her eline alıp okumaya başladığında uyudu mesela. Ya da benim ilgimi farklı yöne çekmeye çalıştı. Bazen hastalandı. Bazen yapmadığı ödev aklına geldi ki bu genelde resim, müzik vs oldu... Bu süreçte bol bol inatlaştık.

Derken çok sevdiği tablet ve oyunla ilişkilendirdim kitap okumayı... Bir süredir tablet, telefon, bilgisayar yasağı vardı zaten. Listeler yaptık ve uygulamaya koyduk. Yapmış olduğu görevlerinin sonucunda tablet ve oyun saati kazanıyordu. Tuttu şükür :) Bu arada nasıl liste derseniz şurada anlatmıştım biraz... Nispeten düzene girdi kitap okumamız, ama bakın nispeten diyorum :)

Okuma turlarımızda genelde hep ya bol resimli çabucak bitecek kitaplar seçiyordu ya da saftrik, zuttirik gibi okuma bütünlüğü olmayan ve anlam içermeyen kitapları seçiyordu. Evet okuma alışkanlığı kazanmalıydı ama okuma keyfini de anlamlandırmalıydı... Şebo evet level atlamak istiyordu ama Oytun hazır mıydı ?

Benim bu level atlama isteğimle birlikte yeni bir pazarlığa giriştik tabi ki :))) Cümlelerimde onun bilmediği kelimeleri kullanmaya başladım, özellikle bana soru sorduğu zaman. Anlamıyordu tabi :) Ve hep bunun sonucunu gerektiği kadar kitap okumasına ve bir hikayeyi barındırmayan kitaplar okumamasına getirdim. Kelime dağarcığının gelişemediğini anlatmaya çalıştım. Bir süre sonra son darbeyi vurdum, bir benden bir senden olsun kitaplar dedim. İlk önce çok karşı çıktı, sonra pes etti... Ve başladım kitap seçmeye...

Seçtiğim kitapların genelde kısa ama içinde zevkli bir hikaye barındıran türden olmasına özen gösterdim. Bu konuda sevgili kitap dostu bloglar bana çok yardımcı oldu :) Ama Oytun bundan hiç memnun değildi, içinde resim yoktu ve dolayısıyla sayfaları çabucak atlayıp sonuca ulaşamıyordu. Anlaşmamızdan hiç taviz vermedim...

Ve 6. sınıfa geldik.... Burada sevgili Türkçe öğretmenimize binlerce kez teşekkür etmem lazım ♥ Benim kitap okuma ısrarlarıma yeni bir kişi eklenmişti artık :) Performans ödevini kitap okumakla doğru orantılı yapacağını ve ayda 3 kitap özeti istediğini söyledi... Bu benim için bulunmaz bir fırsattı... Hemen bir defter aldık özenle, kalemler aldık, çıkartmalar aldık...

Özetin nasıl çıkacağıyla ilgili konuştuk, planlar yaptık, şablon bir kalıp oluşturduk... Oytun kitap okumayı yeni becermeye başladığı için özet konusunda çok başarısızdı. Başladım onunla birlikte aynı kitabı okumaya tabi ki... Konuştuk anladıklarımızla ilgili... Komik yerleri işaretledik. Saçma bulduğumuz yerleri söyledik. Kitabı ya önce ben okuyordum ya da o... İlk önce ben okuduysam, nerdesin, şu bölüme geldin mi, nereye gittiğini söyledi mi gibi kitapla ilgili sorular sordum sürekli... O da bana sormaya başladı ilerleyen zamanlarda... Özet çıkartırken ilk tercihi kısa kitaplar olurken yavaş yavaş sayfa sayısını arttırdık... Ve öğretmenimiz takip etti her ay... Sayıyı tamamlamadığında eksi verdi, tamamladığında artı... Zaman geçtikçe içeriğine baktı... Önerilerde bulundu.. Sevip sevmediğini sorguladı...

Ve gelinen sonuç;

Geceleri artık uyumadan birkaç sayfa da olsa kitap okuyor.... Okula giderken sürekli yanında kitap taşıyor... Kontrol ettiğimde ilerlediğini fark ediyorum sayfalarda... Özetleri tek başına yardımsız çıkartıyor... Kitap seçerken resimlerine değil arka yazısına bakıyor...

Hele bugün var ya bugün beni mest etti... Bu yazıyı yazmamdaki sebepte zaten bu mutluluğumdur :) Yeni nüfus cüzdanı için başvurmamız esnasında randevu saatimizi beklerken bir baktım çantasının gözünden kitabını çıkartıp okumaya başladı. O sırada halbuki ben telefonumda candy crush oynuyordum ahahahaaa :)

6 sene süren bir savaştan böyle bir mutluluk resmi çıktı işte ♥



Tüm bu süreç içerisinde benim de yaptığım hatalar oldu tabi. O zaman dilimindeyken kesinlikle haklıydım halbuki... Ama şimdi baktığımda görebiliyorum... Bunları da bir dahaki yazıda anlatıyım. Yeterince uzun yazdım çünkü...

Şimdiden mutlu haftalar diliyorum hepinize... Mutluluğun resmini çizin de gelin haftaya ♥





6 Nisan 2017

Gerçek yaşamlara devam...


Bu sıralarda çok ilginçtir gerçek yaşam öykülerini gidip buluyorum. Bilinçli yapılan bir durum değil aslında, öyle denk geliyor.... Bu durumdan da hiç şikayetçi değilim :)

Ben yine bu postu bitirene kadar akşam oldu, mutlu akşamlar dileyeyim o zaman ben de ♥
Kendinize iyi bakınız efenim :)


SOKAK KEDİSİ BOB (2016)

Sokaklarda kedisi omzunda gezen bir adam görseniz ne hissedersiniz? Çılgın diyebilirsiniz, sempati duyabilirsiniz, kediyi sevmeye kalkabilirsiniz.... Gibi gibi işte...

Peki mahallenin tinercisinin omuzunda görseniz ne hissedersiniz peki? Bir düşünün hadi...

Bu cümleyi filmi izlerken aklıma geldi diye yazdım, konu böyle değil tabi ki...  Ama yine de düşünün bir olur mu?

Bu filmi tamamen eğlencelik olsun diye izledim ama sonuçta beni şaşırtan ve daha önce hiç duymadığım bir gerçek hayat hikayesine taşıdı... Filmleri bu yüzden seviyorum işte ♥

James Bowen'ın Kedi Bob ile hikayesi...

Filmi özetleyecek olursak;
Annesi ve babası boşandıktan sonra bir süre annesi ve üvey babası ile yaşayan James (Luke Treadaway) uzun zamandır uyuşturucu kullanmakta ve artık sokaklarda yaşamaktadır. Kendisine yardımcı olmaya çalışan bir rehabilitasyon uzmanı vardır ve James'e bu uyuşturucuyu bırakma zamanlarında kendini güvende hissetmesi için bir evde kalmasını sağlamıştır. Kedimiz Bob 'da işte tam da o zamanlarda James'i bulmuş ve aralarında güzel bir dostluk oluşmaya başlamıştır.... Her ne kadar Bob James'e sığınmış gibi gözükse de aslında Bob James'in kurtarıcısı olmuştur.....

Filmde gerçekten kedinin kendisi oynamış...  Sadece o bu kadar rahat oyuncunun omuzunda oturabilirdi diye anlatmışlar hatta bir röportajlarında....

Film iç ısıtan bir hikaye... Kedi ile James'in dostluğunu hayranlıkla izledim ♥
Ki ben kediden çok köpek hayranıyımdır. Ben böyle hissettiysem kediseverler kimbilir ne hissederler :)

Filmde en çok bir sahneyi sevdim... Biraz da kıssadan hisse aslında... Bob'u parasıyla satın almak isteyen bir anne-çocuk vardı... Hah dedim tüm hayvanseverlerin anlatmak istedikleri ama birçok insanın anlamamakta ısrar ettikleri şey bu...

Bu arada James Bowen gerçekte kimdir derseniz buraya bakabilirsiniz. Farklı ve umut dolu bir yaşam hikayesi var....

Sonuç olarak ben bu filmi ÇOOOOKKKKK SEEEEVVVVDDDİİİİMMMM ve kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum....



THE FOUNDER / KURUCU (2016)

Yine gerçek hayattan bir alıntı... McDonalds 'ın kurulma ve markalaşma serüvenini anlatıyor...
Oldukça ilginç bir hikaye...

Ray Kroc ( Michael Keaton) gıda firmalarına mixer satmaya çalışan bir pazarlamacıdır. Hayatının bir çok evresinde farklı malları pazarlamış ama genelde hüsranla bitmiş bir hikaye... Enerjisi ve hayalleri bitmek bilmeyen bir adam.... İşte bu sırada mükemmelliyetçi Dick (Nick Offerman) ve Mac (John Carroll Lynch) McDonald kardeşlerle tanışır.  McDonalds adlı bir restaurantta mükemmel bir sistem kurmuşlardır. İyi hizmet verebilmek ve kaliteden ödün vermemek için canla başla çalışmaktadırlar. Sistemi izlediğinizde gerçekten hayran kalıyorsunuz...

Ray'in hayallerinin boyutu artık mikser olmaktan çıkmış, bu kardeşlerle birlikte McDonalds'ı büyütmek için muhteşem planlara doğru evrim geçirmiştir. Hayatında ilk defa hayallerini ıskalamayacaktır.... Şu ana kadar markanın geldiği durum belli nihayetinde...

Konuyu böyle kısaca anlattım ama filmde büyük bir mücadele var aslında...

Ray hırslı bir karakter ve Michael Keaton bu hırsı yalayıp yutmuş. Film boyunca adamı ağzım açık izlemekle birlikte duyguları ekrandan o kadar güzel geçiriyordu ki aynı zamanda bir karış suda boğabilirdim... Beni sinir ettiği için ayrıca kendisine teşekkürü borç bilirim...

Karakter olarak McDonalds kardeşlerden Mac'a bayıldım... Bir insan bu kadar mı iyi niyetli ve sevimli olur... Ayrıca kardeşler arasındaki güven ilişkisi de tam sevilesiydi....

Bu filmi yine biz paşamla izledik ve onun bu filmden çıkarttığı sonuç Mc hamburgerlerinin tarifiydi İçine 2 turşu, bir tutam soğan 2 damla ketçap ve hardal ahahahaaaaa :))) Köftenin tarifi yok tabi, o anam babam usulü :)) Çoccuğumun aklına kazıdılar vallahi söyleye söyleye 😂

Sonuç olarak bu film benim için EEEEEEHHHHHHH İŞŞŞTTEEEEE kategorisinde... Benim ehhh dediğime siz bakmayın ama... Sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film. Farklı bir hırs ve başarı hikayesi hatta...  Başarıya giden her yolun mübah olması durumu da diyebiliriz... Boş zamanınızda izlemenizi tavsiye ederim...





4 Nisan 2017

Oytun'un seçkilerinden bir demet



Unutmadan bu filmleri yazıyım dedim, ama bu posta başladığımda sabah 10:00 du ve bitirme saatim şimdi bakıyorum 16:20...

Uzun sürdüğüne göre destan yazdın demek ki demeyin açık olan ekrana boşluklarda iki satır attım :)

Hedefimde 2 tane daha film yazmak vardı, başka bahara artık...
İşlerin arasında film yazmak zor oluyormuş, bunu da böylece anlamış oldum :))

Öpüldünüz ♥



BFG (2016)

Bu film Oytun'un seçkilerinden... Hoş benim de listemdeydi gerçi ama Oytun söylemeseydi daha ne kadar beklerdi hiç bir fikrim yok :)

Bir Roald Dahl uyarlaması.... Ve ben bunu filmi izlemeye başladığımda öğrendiğimde tüüü Şebo sana dedim :/
Geçen sene Sevgili Esra'nın tavsiyesiyle kitaplarından bazılarını Oytun'la beraber çok severek okumuştuk. Oytun Roald Dahl ismini görünce anne biz bu kitabı okumamışız diye baya bir hayıflandı ama daha sonra okuruz artık demekten başka seçeneğimiz kalmamıştı. Filmi gördüğümde bu ayrıntıyı kaçırmasaydım keşke :/

Sophie (Ruby Barnhill) bir yetimhanede kalmakta ve geceleri uyuyamamaktadır. Yine bir gece gezinirken dışarıdan sesler duyar ve koca bir dev görür sokakta... Korkar saklanır hemen ama dev onun kendisini gördüğünü fark etmiştir bile... Büyük Sevimli Devin küçük Sophie'yi kendi dünyasına götürmek için yanına almaktan başka çaresi yoktur artık... Kendi dünyasında Büyük Sevimli Devden daha büyük, daha acımasız ve daha korkunç devler de vardır üstelik...

Filmimiz bu şekilde başlıyor, gerisini anlatmıyorum ve izleyin diyorum sadece :)))

Bu arada söylemeyi unutuyordum bu filmin yönetmeni  Steven Spielberg... Hal böyle olunca çocukluğumdan E.T. geldi aklıma... Ki zannederim filmi izleyen herkeste aynı his uyanmış. Tabi ki yaşdaşlarımdan bahsediyorum ahahahaaa :) Yoksa bizim ergenlerin E.T. gibi bir hayal kahramanları yok :)) Hakikaten bak şimdi aklıma geldi, ben Oytun'la E.T. izleyeyim bir ara ;)

Devin mimiklerini izlerken çok sevimli bulmuştum ve sürekli kaşını gözünü takip etmiştim. Bunun neden olduğunu da filmi izleyip bitirdikten sonra oyunculara baktığımda anladım :)) Casuslar Köprüsü filminde yine mimiklerine hayran kaldığım Mark Rylance :))) Bulmuşum adamımı yani :))

Filmde aslında sevdiklerimiz çok fazla, anlatmakla bitmez...
Ama dev sodası içeceği bizi kahkahalara boğan şeylerden sadece biri :)



Ahhhh o baloncuklar :)))

Sevmediğim tek şey ise sonlardaki asker sahneleriydi... Helikopterler falan pek bir yavan, hayal gücünden noksandı... Kitapta da öyle miydi bilemiyorum ama Dahl bunu çok güzel bağlamıştır bence kitapta dedim içimden...

Neyse bu film hakkında anlatacaklarım bitmez benim....

Sonuç olarak diyorum ki ben biz bu filmi OLDUKÇAA SEVDDİİİKKKKK :) Alın çocuklarınızı yanınıza hep birlikte keyifle izleyin diyorum... İzleyince de bana nasıl bulduğunuzu anlatmayı unutmayın ;)




CANAVARIN ÇAĞRISI (2016)

Yine bir Oytun seçkisi :)
Canavar lafına kanan Oytun'un annesine açık ara bir dram hediyesi de diyebiliriz.

Filmin konusunu özetleyecek olursam;

Conor (Lewis MacDougall) henüz 12 yaşında annesi ile yaşamakta ve annesinin de kanser olması sebebiyle ağır bir travma yaşamaktadır. Aynı zamanda okulda arkadaşları tarafından darp edilmekte, annesi hastanedeyken sevmediği anneannesine katlanmak zorunda kalmakta ve kendisine yeni bir hayat kuran babasının boşluğunu hissetmektedir. Yaşamının tek sığınağı çizdiği resimlerdir.  Ve bir gece resim çizdiği sırada bir ağaç canavara dönüşmüş, Conor'a ona 3 hikaye anlatacağını söylemiştir. Karşılığında Conor'dan kendi hikayesini istemektedir....

Animasyonlarla desteklenmiş film bizi farklı bir dünyaya sürüklüyor adeta... Conor'un hayallerine...
Fantastik bir dram diyebilirim bu sebeple filme ... Hatta ve hatta fantastik öğeler dramı biraz hafifletmiş, acı katmanlarını azaltmış da diyebilirim..

Conor karakteriyle Lewis MacDougall filmi almış, kucaklamış ve götürmüş... Bir çocuktan beklenmeyecek bir performans... Bu harika çocuklar beni şaşırtmaya devam ediyorlar. Bir de anneannemiz var tabi ki Sigourney Weaver... Oldukça başarılıydı... Hele anneanne torunun birlikte olan son sahneleri beni benden aldı...

Canavarın anlatmış olduğu hikayeleri tabi ki oldukça çok sevdim... Birbirini tamamlayan, kendiyle yüzleşmesini sağlayan... Sırf o mesajları için bile bir daha izleyebilirim filmi...

Oytun için bu film biraz ağırdı aslında, fantastik öğeler olmasa izlemekte zorlanabilirdi.... 14-15 yaştan sonra daha rahat izlenebilir diye düşünüyorum ben...

Dram severler için oldukça sürprizli bir film... Fantastik severler için de oldukça duygusal katmanlı...

Bıdı bıdı anlatabileceğim o kadar çok şey var ki, ama yüzeysel geçemiyorum... Yüzeysel geçemediğim için de ciddi bir spoiler verme tehlikem var :) O yüzden lafı burada keselim...

Sonuç olarak ben bu filmi ÇOOOKKKK SEEEEVVDDDİİMMMM ve izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim...




3 Nisan 2017

Mart seçmeceleri



İnstagram seçmeceleriyle günaydın dostlar ♥
Mutlu haftalar olsun hepimize :)))


Madem #tbt günü , ben de en keyiflisinden paylaşayım 👍👍
 Sene 2014 aylardan Mayıs 💙

Analı oğullu bir pazar kahvaltısı sonrası
Zayıfmışım burda da
Acil diyet Şebo
Benim bu tbt den çıkarttığım budur




Komik bir fotoğraf çekme halim varmış, öğrenmiş oldum 😂😂😂

Şebo halleri 
O bacak niye artistik öne atılır ki....
Surata gaz maskesi takmışsın gibi :))
Çok eğlendim kendimle
İki yeşillik görüp sevindirik olmuşum işte...




Hafta sonuna hazır yaklaşırken azıcık hayal kuralım 😎😎
Işıl ışıl bir hava, hemen yukarıda hazır bir kahvaltı, iki güzel dost, hatta ayaklarını uzatmışsın kitap okuyorsun... 
Közde kahve de gelecek az sonra... 
Kuş sesleri geliyor kulağına 🐤🐤 
Tadından yenmez vallahi... 
Hayaller dağ başı, hayatlar masa başı ahahaaaa :)))
Hadi accuk sizde hafta sonu hayallerinizi yazın da gönlümüz şenlensin 😘😘😘

Şebo ofisten bildiriyor
Hayallerim ve ben ♥
Şimdi böyle bir yerde hafta sonu ilaç gibi olmaz mıydı...
Gerçekler çok acı..
Çünkü ben yarın çalışacağım azimle
İyi tatiller size
Foto geçen sene Kaz Dağlarından...




Diyorumki oğlum biz köyde değiliz, fareler de basmadı köyümüzü , fareli köyün kavalcısı gibi dolanma diye amaaa nerdeeee....
Mütemadiyen bir flüt çalma halleri bizde 🎵🎶🎵 
Tıkaç var mı tıkaç 😂😂😂

Fareli köyün kavalcısı Oytun
Bizdeki de kafa be oğlum....
Ama dinleyen yok 
Yakaladığının kulaklarını bayram ettiriyor
Birisi bana geçecek bu haller desin...
Yoksa çocuğumun olmayan müzik hayatıyla oynayacağım :)
Çileli anne bildiriyor...




Bugün filmler Oytun Paşa'dan ♥ 

BFG
Bu akşam biz iki film yaparız bu gidişle
Yaşasın cumartesi gecesi



Boşuna erken ergen demiyorum ben bu çocuğa... 
Okuldan ofise geldiğinde saçlarından su süzülüyordu.. 
Kurulayayım gel dedim ofladı pufladı.. 
Hadi dedim çabuk eve gidelim, hasta olacaksın yoksa... 
Gel oğlum şemsiyenin altına, gelmez... 
Çabuk ol, olmaz... 
Neymiş efenim yağmurun tadını çıkaracakmış.... 
Düşündüm de ben yağmura böyle bir keyfi anlam yüklemeyi akıl ettiğimde ya lisenin sonlarında ya da üniversitede falandım... 
Bu modeller anlamları çok erken yüklemeye başladılar... 
Sonumuz hayrola diyorum ve susma hakkımı kullanıyorum, 🙏🙏🙏

Oytun halleri
Erken ergen anasının hissiyatı
Hayatsal keyif aktiviteleri
Bana mı zaman çabuk geçiyor...
Bu çocuk mu çabuk büyüyor
Karar veremedim henüz...



Tam başlamıştım ki araya filmler girdi... 
Bugün yeniden başlamak için güzel bir gece 📖❤📖
Şimdiden mutlu pazarlar 😘😘

Kitap keyfi
Umarım tanıştığımıza memnun oluruz
Ben niye mis gibi bir çay demlememişim ki
Bitki çayı yapıyım bari





30 Mart 2017

Gözyaşı Konağı, Ada 1876 / Şebnem İşigüzel



Bir kitap bitince koştura koştura buraya gelip yazmak istiyorum... Sıcağı sıcağına yazarsam hissettiklerimi daha net aktarabildiğimden sanırım...

Bu kitaba başlayalı çok uzun zaman oldu aslında... Kitabın durumundan değil de benim gel-gitlerimle alakalı... İlk 20-25 sayfayı 3 defa okudum hatta... O kadar çok ara vermişim ki ne okuduğumu unutmuşum gibi bir haller... Anladınız siz beni :) Son kez okumaya başlamamla birlikte 3 gecede tamamladım :)

Osmanlının son dönemlerinde yaşayan bir aileyi anlatıyor kitap. Tekne kazıntısı olan son kızının gözüyle... Gayrimeşru olarak hamile kalarak Ada'ya sürgün gönderilmesiyle başlıyor....

Yüzyıllardır değişmeyen "el alem ne der?" baskısının bir kurbanı daha da diyebiliriz Emine için....

Sürgün döneminde geçmişini, üzerindeki baskıları, annesi ve ablalarıyla birlikte yalnızken nasıl da özgürleştiklerini... Erkeklerin yaşamdaki rollerini... Hayırlı kısmet anlayışlarını... Annesinin kölelikten gelip nasıl da alafranga yaşama sıkı sıkı tutunarak geçmişten intikam almaya çalıştığını....

Kısa kısa... Sade bir dille...

Kitapta beni en çok etkileyen anneliğiydi Emine'nin.... İstemeden, bilmeden hamile kalışının ağır sonuçlarıyla bebeğiyle bağ kuramaması... Kabuk değiştirir gibi yaralarından arınıp, hayal kurmaya başlamasıyla bebeğine karşı hisleri...

Diğer etkileyen kısmı da annesi ile kendisine sürgünde yarenlik eden Bedriye Kalfanın arasındaki ilişki.... Yer yer güldürüp, yer yer düşündürdü...

Aslında eski yeşilçam filmlerinden bir tat bulaşmış kitaba... Hem merak ediyorsunuz, hem hadi canım sende diyorsunuz, hem de kendinizi karakterlerin yerine koymaktan edemiyorsunuz...

Kitapta sevmediğim şey ise Mehmet'le yaşadığı aşkı tam anlatamamasıydı... Bir yerlerde eksildi, eksiltti hikayeyi... Duyduğu hazzı, kendini keşfini geçiremedi bana bir türlü... Hele utanırım anlatamam demesi yok mu, çok güldürdü beni :))) Emine dirayetli ve cesur bir kızdı, anlatabilirdi bence...

Kitabın baskısı ve kalitesi ile ilgili bir kaç kelam etmem lazım, çünkü çok hoşuma gitti... Kapağının dokusuyla, sayfalarının kalitesiyle ruhumla birlikte gözümü de doyurdu aslında kitap... Ayrı bir zevkti elimde tutması, dokunması....

Sonuç olarak Emine'siyle, Fatma'sıyla, Hicran'ıyla, Anne Sultan'ıyla ve de Bedriye Kalfa'sıyla kadınlara dair bir kitap... Geçmişte yaşanan ama maalesef günümüzde de değişmeyen yargıların anlatımı... Ne etmişsek biz kendimize etmişiz, hemcinsimize etmişiz maalesef...

Yer yer dönme dolap gibi tekrara girse de keyifle okudum kitabı... Kadına dair hikayeleri sevenlerin seveceğine eminim...

Keyifli okumalarımız olsun efenim ♥


* Hepimiz başkasının karanlığında kendimizi görürüz.

* Hiç kimse talihsizlere yaklaşmak istemez. İnsanlar talihsizliği bulaşıcı bir hastalık gibi görürler. Talihsizlerin hikayesini anlatmaya doyamaz ama dönüp elini sıkmaz, selamını almazlar. Sadece acırlar onlara.

* Geçmiş günler onlara uzaktan baktıkça, onları hatırladıkça güzelleşir. O anda yaşıyorken, hayat sıkıcıdır.

* Hürriyet ya parayla satın alınır ya da kuş uçmaz kervan geçmez yerdeki mecbur yalnızlıkta. Başka türlüsü mümkün olmaz kanımca.

* Biz fanilerin elinden çıkan şeylerin biz öldükten sonra da yaşayıp gitmesine içerlerdim zaten. İnsanlar ölüyor, onların ellerinden çıkma evler, sandalyeler, masalar, elbiseler yaşamaya devam ediyor. Haksızlık değil miydi bu?

* İtiraz edemediğiniz şeyi kabul etmiş sayılmazsınız.

* Bazen herkesin bildiğini bilmeyiz. Dünya alem bilir, bir tek biz bilmeyiz. Nadir sandıklarımız sıradan şeyler çıkıverir. İnsan bütün kalbiyle neye bağlanacağını bilmeli.

* Geçmiş, gelecek, ezcümle hayat, yaşadıklarımız, ömrümüz, bir defter olsa keşke. Temiz, yazılmamış sayfasını çevirip hiç yaşanmamış, olmamış gibi yolumuza devam edebilsek. Ya da yazılı sayfaları yırtıp, yakıp, yok edip yeni bir sayfa açmanın mutluluğuna, adına hayat denilen macerada da erebilsek.

* Ben bir tek geceden korkarım. Kaldı ki gece günden daha çok güzellik barındırır. Yıldızlar, gece açan çiçekler ve yine gece ortaya çıkan hayvanlar... Ama ben korkarım geceden. Belki gece biz kadınlara yasak olduğundan. Geceyi yaşamak için erkek ya da cin olmak gerektiğinden...

* Karganın ağzındaki peynir gibiymiş kadınlık arzularım. Kurnaz tilkinin erkekliğine tav olmuşum...

* Hayal kırıklığı insanı öldürür. Siz sonrasında yaşadığınızı sanırsınız. Oysa bir ölü nasıl yaşarsa öyle yaşamaktasınızdır, bunu bilmezsiniz.

* İnsan bir başkasının hikayesini dinleyerek kendisinden uzaklaşır. Ya da yakınlaşır. İnsandan insana değişir bu durum. Başkasını anlayarak ya kendinizi bilmiş olursunuz ya da kendinize karşı kör kalırsınız. Çünkü görmeniz gereken kusurlarınızdır. Kimse kusurlarını görmek istemez. Göremez de zaten. Bu kıçınızdaki çıbana bakmak istemek gibi bir şeydir. Ama orada sızlayan ve canınızı yakan, sizin içinizden çıkan bir şey vardır. İnsanın kendisi, kendisine bilinmezdir. İnsan en çok kendisini tanımaz. Ötekine bakmaktan kendisini görmez, anlamaz.

* Çaresize kimse bir damla çare vermez. Herkes iktidarı ve gücü sever. Herkes güce tapar. Güçlü olan kazanır. Oysa insan en güçsüz. Dalgalar sürükler, rüzgar savurur, sel batırır, deprem yerin dibine geçirir, yangın yakar, kül eder. Bir hastalık ya da kahır musallat olur da kendinizi teneşirde buluverirsiniz. İnsan en güçsüz ama onun elinden çıkan her şey en güçlü. Demir keser, balta parçalar, ip boğar, bıçak deler, zehir zehirler. barut yerle bir eder. İnsan nasıl kendi elinden çıkma şeyler karşısında en zayıf oldu ki böyle?

* Aşağılanmanın en derinine indiğinizde orada sizi bekleyen gizli saklı duygular, hisler bulursunuz. Bunlar belki kimilerine göre insanlıktan çıktığınızın alametidir. Bana göre öyle değil. Bana göre aşağılandığınız için haz duymak daha fazla insan olduğunuzu, bambaşka bir eşikten geçtiğinizi gösterir.

* Şu hayatta zamanla erkeklere benzeyen kadınlar kadar felaket şey yoktur. Bir erkek gibi düşünür ve düşkün bir kadın karşısında gerçek bir erkek gibi hareket ederler. Bunlar öyleydi işte. Erkeklerin en büyük kötülüğü kadınları kendilerine benzetmeleridir.  Oysa kadın kendi cinsi içinde, kadın gibi kadın olarak hür ve serbest olmalı.

* Hayatta kapanmayacak yara yoktur. Siz sadece o yaşadığınızın gelip geçici olduğunu düşünün yeter. Siz "Ne yapalım, böyle oldu," deyin yeter. "Zaman, dünya, kader, alem, hayat, şimdilik bana bunu verdi, böyle verdi," deyip geçin gidin yeter. Güçlü olmak yerine yumuşak bir dal parçası gibi eğilin, bükülün. Sonra size bunları yapan zorba gücün elinden kurtulur kurtulmaz eski halinize dönün. "Kaderinize boyun eğin" manasında değil bu söylediklerim. Zorlukları aştıktan sonra yıkılmayın diye söylüyorum. "Hayat bu," deyin. İşte o zaman tadına varırsınız güzelliklerin. Yoksa mutsuzluktan sonra gelen mutluluğu tanımazsınız, bilemezsiniz, kendinizi mutsuzluğa hapsederek yaşar gidersiniz. Evet söylemek kolay. Yaşamak en zoru.

* Gurur kimi zaman hayatı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

* Erkeğin iyisi köpek eniği gibi eğlendirir kadınları. Fazla soytarısı, pek neşelisi çekilmez ama. Erkek dediğin ciddi olmalı. Gerektiği yerde dişlerini göstermeden gülmeli. Ama surat da asmamalı. Kibirlisi hiç çekilmez. Çok konuşanı iyi değildir. Vıdı vıdı söyleneni ömür tüketir.

* Ah herkesin içinden geçirip kimseye demedikleri... Bunlar başlı başına apayrı bir yaşantıdır zaten. Sustuklarımız gerçek hayatımız, hakikatimizdir.

* Hayaller rüzgar gibidir, sizi sürükler, götürür. Hayallerinizin peşinde deli divane olmayın. Haddinizi hududunuz bilin. Ne azını, ne fazlasını isteyin. Sizi tehdit edenlere de pabuç bırakmayın. Çünkü tehdidin, şantajın sonu yoktur. Siz izin vermezseniz kimse sizi rezil edemez. Ama rezil olmak gibi bir korkunuz olduğu sezilirse... O vakit postunuz yere serilir, üzerinde çengiler çalar söyler, tepinir.

* Hevesler kursakta kala kala heves ve hayallerimiz yerini kızgınlıklara bırakır, kaşlarımız çatılır, yüreklerimiz soğur. Bir insanın hevesinin kursağında kalmasından kötüsü yoktur. Çünkü o insan fırsatını bulduğunda herkesin felaketi olur.



29 Mart 2017

günaydın ♥


Birkaç gündür feci halde miskindim... Hani olur ya sebepsiz, elin kolun kalkmaz....
Aklından bir sürü şey geçer de vazgeçip kalın bir battaniyenin altına gömülürsün ve sadece uyumak istersin...
Bu aralar bendeki hissiyat aynen böyleydi...

Evi, işi boşladığım gibi burayı da boşlamıştım...

Derken ilk önce Handan'dan bir kendine gel uyarısı geldi :)))
Hadi arkadaşımı kırmıyım, yazmasına yazamıyorum ama en azından geziniyim arkadaşlarımı... İki okuyum, ne var ne yok öğreniyim dedim... Malum blog okumak oldukça vakit alan birşey... Miskin miskin okumaya başladım... Kiminize kıpırdanıp yorum yazdım, kiminize yazamadım... Ama hemen hemen hepinizi okudum... Blog panelinde son 1 haftayı gözden geçirdim, keyiflendim....

Bayağı bir sineklenmişim saat öğlen olmuş blog okurken dedim... Tam işe başlayacağım... Dur yahu Şebo dedim yeni yazılanlara da bir bak dedim.... İyi ki demişim :)))



Kendi resmimi gördüm bir an blog panelinde, ben yazı yayınlamadım ki dedim, şaşırdım... Allah allah blog bile şaştı bugün benim gibi bile dedim :))) Saflığım tuttu azıcık... Sonradan anladım ki Merihciğimin yazısıymış ahahahaaaaa :))) İdrak etmekte oldukça güçlük çeksem de okuduklarım beni benden aldı ♥

Merih'in ilk önce pozitifliğine sonra da hayal gücüne hayranımdır hep.... İnatla inandıklarını savunmasına... Etrafına güç saçmasına....

Öyle güzel şeyler yazmış ki kendime geldim vallahi :) Ne miskinlik kaldı ne başka birşey... Pır pır kelebekler gibi dolanıp durdum dün ♥ Bülbül gibi şakıdım :)

İyi ki varsın Merihcim... Mutluluk gözyaşlarım ve enerjin için binlerce teşekkürler ♥
Üzerliğin çok seviyor seni ♥
Gönlün gibi güzel olsun her şey arkadaşım :)

Bu şarkı hepimize, tüm blog dostlarına gelsin benden ve Merihciğimden :)))




Merihciğimin güzel yazısı da burada, okumak isteyen olursa ♥ tıktık

16 Mart 2017

Türk filmleri geldi bu sefer...


Filmlere verdim kendimi demiştim ya, bu da Türk filmlerinden bir demet...
Çok iyi seçimler yapmamışım gerçi ama yine de yazıyım dedim....

Hoşça ve dostça kalınız efem ♥



BULANTI (2015)

Zeki Demirkubuz'u severim... Masumiyetçilerindenimdir... O filmle aşık olmuşumdur. Tüm filmlerini izlemek gibi bir fikrim de vardır, henüz tamamlayamadığım... Bu sene dedim başlıyım yeniden... Hepi topu 11 film... Hepsini izleyeyim, izlediklerimi bile...

Neyse efenim son filmi Kor'u bulamadım filmcimde, ondan bir öncekiyle başlayayım...

Aaaaaa kendisi oynamış bu filmde de, bilmiyordum şaşırdım... Tekrarlamaz diye düşünmüştüm oysa... Filmin geçen sene afişini gördüğümde adam kendine afiş yaptırmış demişdim de okumamıştım hiç bir yorumu, izlemeden etkilenmeyeyim diye...
İzledikten sonra okuyorum, sevişme sahnelerinde oynayacak aktör bulamadığını...
Güldüm inanın, öyle ahım şahım bir sahne olsa gam yemeyeceğim de, yok...
Muhtemelen kendisi oynamak istedi, bunu da itiraf edemedi gibi basit bir denklem geldi aklıma itiraf ediyorum :)

Şimdi bu filmle ilgili bol spoiler verebilirim, izlemek isteyen varsa okumasın ya da bilerek okusun...
Spoiler vermem filmi izlemenize engel değilmiş bu filmde ama onu söyleyebilirim...

Ahmet (Zeki Demirkubuz) tek başına filmi ele geçirmiş, kadınlara düşkün, entellektüel gözüken ama tamamen bence boş bir entellektüeli sergileyen, evli, çocuklu bir öğretim görevlisi....
Filmin ilk sahnelerinde kadının bozguna uğramış suratını görüyoruz ve Ahmet'in bu haldeyken gitme annene kelamını duyuyoruz. Ama kadın ana evine gitmeye kararlı, birkaç laf sokuyor ve gidiyor... Uzun süreli bir gidiş değil ama, ziyaret sadece belli...
Sonra Ahmet'i sevgilisiyle evde görüyoruz... Çok da üzülmemiş anlayacağınız karısının  aile ziyaretine... Sevgilisini çağırmış hemen... Beraberlerken deli gibi telefonlar çalıyor, ama bizimkinin umurunda değil... Derken sabah apartman görevlisi aynı zamanda evin de temizliğine ve bakımına gelen kadın güm güm çalıyor kapıyı... Bizimki biraz panik ama soğuk görüntüsüyle açıyor kapıyı... Karakoldan arıyorlar sizi, ulaşamamışlar, acil bir durum var galiba diye mıymıylanıyor...

Ve evet... Sonradan anlıyoruz ki sevgilisiyle beraberken eşi ve çocuğu trafik kazasında ölüyor...
Buraya kadar neden uzun uzun anlattım, hayal kırıklığımı anlayın diye...
Tamam dedim şimdi film başlıyor... Acı, vicdan muhasebesi, kendini suçlama... Tüm iç hesaplaşmalarla bir adamın psikolojik evrimini izleyeceğiz...
Ama sayın Demirkubuz bana kocaman bir nanik yaptı....
Hiçbirşey olmamış gibi hayatına devam ettiği gibi filmin içine de etti...
Son sahnelerde evet bir ayma söz konusu oldu ama hiç kusura bakmasın, ben de olay çoktan bitmişti, toparlayamadım...

Filmin sonuna kadar gelmemde ki birinci sebep ne yapacak, hangi saçmalık çıkacak diye meraklanmam, ikincisi de başladığım filmi yarım bırakamama huyum...

Psikogerilim yaratmayı bir şekilde becermiş olmasına rağmen, kendinden başka kimseye odaklanamadığından filmi monolog tadında götürmüş...

Filmin en beğendiğim ve güzel bir farkındalık yaratan doktoruyla olan farklılıklar üzerine yaptığı konuşmaydı ki, ara ara aklıma gelen bir dialog olacak sanırım bundan sonra...

"Anormal olmak her zaman kötü bir şey değildir aslında. insanlar, kendilerinde iki böbrek, iki kalp, dört kulak olsaydı bile yine istemezlerdi oysa bu iyi bir şey ama kötü olan bunları yalnız yaşamak hissi. kanser olan biri kanser olduğu için değil kanserin neden kendisinin başına geldiği için üzülür en çok." 

Sonuç olarak ben bu filmi üzgünüm ama HİÇÇÇ SEVMEDİİİMMMM...
Bu diğer filmlerini izlememe engel değil tabiki :)



KARINCA KAPANI (2014)

Fırat Tanış, oyunculuk konusunda şapka çıkarttığım tiyatroculardan... Hakkını verir... Bu sefer oyunculukla birlikte yönetmen koltuğunda...
Bunun bir ilk olmasıyla birlikte Cüneyt Uzunlar'ın yazdığı tiyatro oyununu birlikte senaryolaştırdıkları gibi Cüneyt Uzunlar'ı da başrolde görüyoruz...
Kendim çalar, kendim oynarım gibi yeni bir akım başladı galiba Türk sinemasında...

Galip (Fırat Tanış); mafyavari, geçmişle ilgili Sarıselimoğlu ailesini takıntılı...
Güven Sarıselimoğlu (Cüneyt Uzunlar); ülkenin güçlü holding sahiplerinden, hatta en büyüğü...
Münevver Sarıselimoğlu (Neslihan Yeldan); Güven'in karısı, Galip'in işbirlikçisi, mağdur kadın...

Film bu üç karakter arasında geçen aleni/gizli karışımı politik mesajlar veren gerilimli bir film...

İlk başlarda Cüneyt Uzunlar'ı çok eğreti bulsam da filmde sonradan o eğretiliğin adamın karakterinden kaynaklandığını fark ettim... Son sahnelerde işin hakkını vermiş...
Fırat Tanış ve Neslihan Yeldan için birşeyler söylememe gerek yok herhalde...

Kocasının ikili karakterinin altında ezilip, çokça da darbe alan Münevver, mafyöz kılıklı Galip'le işbirliği yapıp aslında kocasını korkutup peşini bıraktırmaktır niyeti ama Galip'in zaten Güven ile taaa çocukluktan kalan bir hesabı olduğunu bilmemektedir tabi... Yaptığı işbirliğinde sonuç yine Münevver'i memnun etmiştir ama kendisi de şaşkındır galiba,biraz yani...

Filmin konusunu çokça anlatmayacağım bu sefer...

Filmin işleyiş tarzını sevdim aslında ama bazı yerlerde politik mesaj vereceğim diye sanki kasmışlar biraz...
Özellikle filmin son sahnelerini, garaj da geçen hesaplaşmayı çok sevdim.... Evet biraz vahşiceydi ama geri dönüşleri ve sebep sonuç ilişkisini güzel vermişlerdi... Gerçi yine burada da politik mesaj kaygıları yok değildi ama çokda üzerinde durmadım acaba ne yapacaklar şimdi düşüncesinden...

Evet beni ters köşe yaptı... Beklemediğim şekilde sonuçlandı...
Öfkenin böylesine bir sonuç çıkartacağını düşünemezdim...

Sonuç olarak ben bu filme EHHHHH İŞTEEE diyorum... Ağır içerikli gerilim filmlerini seviyorsanız rahatça izleyebilirsiniz...  Yoksa uzak durun derim...



DELİBAL (2015)

Bu kadar psikolojik filmden sonra normal seyrinde ilerleyen ışıltılı gişe filmlerine geçiş yapmam  normaldi :) Yoksa psikolojimi bozabilirdim...

Bu arada Lyle Lydia Tuğutlu'nun oldukça prim yapmaya başladığının farkında mısınız? Heryerde görmeye başladık kendisini... Tek tip bir oyunculuğu olsa da üslubuna uygun roller seçildiği için göze batmıyor. Ya da ben öyle düşünüyorum...

Neyse gelelim filmimize... Gayet güzel eğitim almış, gayet aklı başında bir aileye sahip  yakışıklı Barış (Çağatay Ulusoy) ile ailede başarı sembolü olarak çizgisi önceden babası tarafından keskince çizilen Füsun (leyla Lydia Tuğutlu) 'un aşkı...
Romantik öğeleri oldukça çıtanın üstüne çıkartmayı becermiş ama başka bir taraftan da hüzünü yaşatan sıcak bir film...

Kadro oldukça başarılı...
Verilen mesajlar gayet yerinde...
Şarkılar şahane...

Daha ne istenir ki :)))

Gözyaşı ve gülümseme bir arada...
Ufak absürtlükler var ama o kadar da olur deyip hoş görüyoruz...

Sonuç olarak ben bu filmi SEEEVVDDDİİİİMMMMMM , amaaannn ergen filmi bu deyip izlememezlik etmeyin efem :)))
Hoşça vakit geçireceksiniz...



KARDEŞİM BENİM (2016)

Çıtır çerez bir film...
İki yakışıklı Murat Boz ve Burak Özçivit... Aslı Enver'de güzel kız...
Bu filmin gişe yapmamasından endişe duymamışlardır herhalde yapımcılar...
Ki o dönemde bizim buradaki yegane alışveriş merkezimizin yegane sinemasının önünde uzun kuyruklar gördüğüm oldu o dönemde :)

Hakan (Burak Özçivit) ve Ozan (Murat Boz) birbirine küs iki şarkıcı kardeşler. Babaları ölür ve bir araya gelmek zorunda kalırlar. Vasiyet çok açık; birlikte bir tanıdıklarının düğününde eski günlerdeki gibi şarkı söyleyeceklerdir. Çömez gazeteci Zeynep (Aslı Enver) de  bir şekilde yol hikayelerine katılır ve ortaya hafif komik- hafif romantik - hafif duygusal bir film çıkar...

İzlenebilir bir seviyede film....

Yalnız filmde dikkatimi çeken ve nasıl böyle bir hata yaptılar dediğim şey ünlü bir şarkıcı rolü ile çıkarttıkları  Burak Özçivit'e nasıl şarkı söyletmeden kapattılar filmi hiç anlamadım :) Bir şarkı yapıştırsaydınız ya çocuğa... Kıyamam arada elektro gitarıyla görüntülerini gösterip şarkıcı yaptınız çocuğu...

Bir de o düğün organizatörü köylü amcam vardı, tam sevilmelik karakterdi :) Hele o saç tarayışına hasta oldum ahahaaaa :))

Sonuç olarak EEEEEEHHHHHHH dediğim bu filmin izleme seçimini tamamen size bırakıyorum...


15 Mart 2017

miskinim azıcık da kasvetli....


Depresyondayım gibi bir hissim var... Ama değilim...
Hayatımın boşluklarını filmlerle doldurmaya çalışıyorum galiba...
Havalardan sanırım, elim kolum da kalkmıyor...
Miskinliğimi ancak böyle bir eyleme dönüştürüyorum işte...

Biliyorum kurtulurum bundan azıcık güneş açsa...
İçimi neşe doldursa biraz...

Oytun net  depresyonda üstelik... Kuşumuz Şukella gitti :(
Kıyamam kuşum diye tepinmesi hala aklımda...
Kafesini kaldırmadık, sadece temizledik...
Karar veremedik henüz ne yapacağımıza...
Yerini doldurmak mı iyi, bir süre boşlukta bırakmak mı ?
Tavsiyelerinizi alırım bu konuda hatta....

Hakikaten bu sefer hiçbir fikrim yok çünkü...

10 Mart 2017

güne özel :))))))))))))


Bu sabah banyodan gelen ergen sesi;


- ANNNNEEEEEEEAAAAAAAA !!!!!
  BENİM SAĞ BURUN DELİĞİM DİĞERİNE GÖRE DAHA BÜYÜÜÜÜKKKKK OFFFFF..


İşe gitmek için son sürat hazırlanmaya çalışan annenin yatak odasından gelen sesi;


- BEN SANA KÜÇÜKKEN BURNUNU KARIŞTIRMA DEMİŞTİM, BAK BİRİNİ BÜYÜTMÜŞSÜN ÇOK KARIŞTIRMAKTAN :)))))


Odanın kapısına ışın hızıyla gelen ergenin sesi;


- BUNU KİMSEYE SÖYLEME ANNE 😠😠


Duruma dair notlar;

1- Safım inandı ahahahaaaaa :))))
2- Vücutsal incelemelerimiz hızlandığına göre vay halimize...
3- Burayı okumaya başladığında vuracak beni bu çocuk :)))

8 Mart 2017

bir gün, bir film :)


Bugün bir arkadaşım "her gün sizin gününüz zaten, ne kadınlar günü marşını söylüyorsun şimdi" dedi... Güldürdü beni... Her gün elinizde karanfille gezerseniz bugün bağırmaya ihtiyaç duymayız belki de dedim... Milyonlarca cevap verilebilirdi aslında...

Dokuma işçilerinin ölümünden yola çıkılarak Dünya Emekçi Kadınlar Günü - 8 Martın uzun zamandır sahte kutlamalara yerini bırakmasından beri de pek samimiyetsiz geliyor bana bugün... Onca kadın cinayeti, onca taciz-tecavüz, onca yok sayılma varken ancak bu kadarını becerebiliyorum.. Bolca yapılan güne özel, kadına özel söyleşilerden pay çıkarması gerekenler bir nebze payelerini beyinlerinin bir köşesine yerleştirebilirse ne mutlu bize diyebiliriz sanırım... İnşallah bir gün 3. sayfa haberlerinden kadınlarımızı, kızlarımızı kurtarırsak o zaman her gün bayram bize.... O günleri görmek en büyük dileklerimden biri...

Tarlada, fabrikada, evde, sokakta emek harcayan tüm kadınlarımızın günü kutlu olsun... Hakkıyla kutlayacağımız günler de gelecek bir gün ♥

Güne dair duygularımı özetlediğime göre şimdi de dün akşam izlediğim filmi özetlemeye geçebilirim herhalde :)



İSTANBUL KIRMIZISI (2016)

Bu filmle ilgili herkesin kafasının çok karışık olduğunu düşünüyorum... O kadar yazılıp çizildi ki film çekilmeye başlandığından beri... Yok muhteşem, yok berber İtalya'dan geldi, yok ertelendi, yok bu oyunculara bu film gibi bir sürü şey...

Tüm okuduklarımı ya da duyduklarımı sildim kafamdan, hatta Ferzan Özpetek filmine gittiğimi bile kazıdım ve öyle gittim filme ben... Bir de kitabını okumadan tabi ki onu da belirtiyim...  Bu önemli bir ayrıntı çünkü....

İstanbul Kırmızısı bir kere muhteşem bir oyuncu  kadrosu ile ortaya çıkmış... Öne çıkan isimlerden bahsetmiyorum sadece arka planda da muhteşem oyuncular var; Serra Yılmaz, Zerrin Tekindor, Ayten Gökçer, Şerif Sezer, İpek Bilgin, Rıza Kocaoğlu gibi.... Kısa kısa, ufak ayrıntılarda lap diye karşıma çıkınca oldukça keyiflendim açıkçası... Kolay kolay bir araya gelmeyecek bir kadro olunca genel beklenti maksimum dozda oluyor...  Ve bu sebeple iyi ki dedim beklentilerimi düşük tutmuşum ki dar alanda kısa paslaşmalar yapılan büyük oyuncuların keyfini çıkartabildim... Yoksa sürekli "daha" hissiyatı oluşacaktı beynimde...

İstanbul aşığı bir kadın değilimdir ben, yaşanacak yer diye kodlamaktan çok, paran varsa gezilecek şehir diye kodlamışımdır beynimde.... İstanbul o kadar muhteşemdi ki filmde, aşığı olmayan ben bile müthiş bir keyif aldım sokaklarından, mekanlarından düşünün... Galata kulesine karşı yenen yemeğin, köprü ışıklarının altında içilen içkinin, o eşsiz kıpkırmızı boğaza karşı salınan yalının keyfini içime çektim doya doya... 

Filmde Yusuf karakteri ile Mehmet Günsür zirve yapmış diyebilirim... Bu adamın her halini severim ayrı bir konu ama bu sorunlu, takık, asabi ve bağımlı hali içine işliyor insanın... En çok onu sevdim galiba baş dörtlüden....

Yönetmen Deniz yani Nejat İşler her zamanki karizmasındaydı... Yandan gülüşü, büyük cümleleri ve soru işareti bırakan davranışlarıyla... Mehmet Günsür zirvede olsa da Nejatcığıma adamımsın dedim tabi ki :))

Gelelim Neval (Tuba Büyüküstün) ve Orhan (Halit Ergenç) 'a... Neval karakteri pek naif, pek kibardı evet burada Tuba Büyüküstün hayli uymuş ama maalesef Neval bir türlü ben de kanlanamadı canlanamadı.... Sadece bir ara yemekte Orhan ile flörtöz durumlarında gözler konuşmaya başladı ama bu da maalesef  kurtaramadı durumu...  Son zamanlarda o kadar tarihi karakterlerde görmeye alışmışım ki Halit Ergenç'i  filmin bel kemiği olan yazar rolüyle güncel bir karaktere bağlayamadım... Bir de bu adamın mimikleri hep  aynı olmaya başladı farkında mısınız? Donuk bakışlarını sevmiyorum artık...

Oyuncular hakkında gevezeliğim bu kadar değil aslında ama konuyu uzatıp sizi sıkmaya hiç gerek yok :)

Filmin konusundan da kısaca bahsedeyim; Deniz başarılı bir yönetmendir ve çocukluk anılarını kitap haline getirmeye çalışmaktadır. Bu sebeple eskiden ünlü bir yazar olan fakat yaşadığı travmatik bir olay sonucu yurtdışına yerleşen Orhan'dan son dokunuşları yapması için yardım ister ve İstanbul'a davet eder. Burdaki amacı kitaptaki kahramanlarıyla da tanışmasını istemesidir Orhan'ın; en çok da Neval ve Yusuf'la... Ancak sebepsiz bir şekilde Orhan'ın geldiğinin ertesi günü Deniz sebepsiz bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Hem Orhan hem ailesi hem de arkadaşları koskocaman soru işaretleri ile ortada kalmışlardır... Deniz nerededir?

Filmde herşey yerli yerinde değil... Bazen kopuk kopuk ilerliyor... Sıkıcı mı hayır? Ama kopukluklar biraz can sıkıyor... Verilen ipuçları öldür allah birleşmiyor ve ucu açık bir son bekliyor bizi.... Kalakalıyorsunuz... Neden öyle neden böyle diye takılmazsanız şayet oyuncular ve İstanbul'un keyifli görselleri tatlı bir his bırakıyor filmin ardından... Filmi anlamaya çalışmak bir kabus olabilir evet :)))

Kitabını okumadığını söylemiştim daha önce, yapılan yorumlardan anladım ki kitap ile film bambaşka... Kitabını okumam için yeniden bir sebep veriyor bana aslında bu bambaşkalık... Ama kitabı okuyanlar için durum farklı olabilir... Beklenti ve sonuç birbirini tutmuyor anladığım kadarıyla....

İstanbul'un çok renkliliği yansıtılmaya çalışılmış... Oldukça züppe bir parti, zenginliğin şaşalı yaşam tarzı bir yanda sığınmacılar, cumartesi anneleri bir yanda....  Kilise de var cami de... Evet İstanbul aynen böyle... Buna zıt bir görüşüm yok aslında... Fakat filmde bazen arka fona yakışmamış sahneler var... belki başka yerde olsaydı, yada başka kurgulansaydı daha güzel olabilirdi... Ne demek istediğimi şöyle anlatıyım... Mesela bir parti bir gökdelenin yüksekçe katlarında,,, Sanki ayrı bir cumhuriyet gibi... Kamera o partinin içinden uzaklaşıyor, uzaklaşıyor.... Ezan sesi gelmeye başlıyor kulağa ve İstanbul'un tüm kirlerini örtmüş ışıl ışıl gece görüntüsü... Bu sahneye bayıldım mesela... Zıtların uyumu... Ama bir sahne var ki mesela yolsa yürüyorsun ve birdenbire Cumartesi annelerinin çığlıklarıyla karşılaşıyorsun ve hiç birşey yok gibi sadece hafif kulak kesilerek geçip gidiyorsun... Sanki dursan, empati yapsan yada o sahneyi oraya koymasan... Biraz karışık anlattığımın farkındayım, izleyince ya da izlediyseniz beni anlayacaksınız siz... Tadında bırakayım :)

Sonuç olarak evet film bende EEEEHHHHHHHH İİŞŞŞŞTEEE seviyesinde olmasına rağmen sonuçta tatlı bir hissiyat bırakmıştır efenim; İstanbul görselleri ve ikincil karakterlerdeki oyuncular filmin bonusudur... Bu sebeple naçizane izlemenizi tavsiye ederim ;) Bilmem anlatabildim mi ;)