17 Mayıs 2017
film arşivime eklenenler...
Ne zamandır film yazmadığımı fark ettim...
Hoş bir süredir de izleyemiyorum gerçi ama en azından geçen ay içerisinde izlediklerimi yazayım dedim...
İzlediğim filmlere ait düşüncelerimle birlikte arşiv oluşturma olayını seviyorum...
Bu sebeple mümkün olduğu kadar filmleri buraya aktarmaya çalışıyorum ama arada unuttuklarım da oluyor tabi... O sebeple izledikten sonra not etmeye başladım artık :)
Geriye dönüp bakmak zevkli oluyor, size de tavsiye ederim ;)
HELLO, MY NAME IS DORIS / BENİM ADIM DORİS (2015)
Doris ( Sally Field) hatıralarına oldukça bağlı hatta oldukça da istifçi bir kadın olarak çıkıyor karşımıza... Sevimli bir orta yaş üstü kadını (dikkatinizi çekerim yaşlı demiyorum) ahahahaaa :)))
Evi, arkadaşları, işi arasında gayet rutin bir hayatı olan Doris işyerine gelen çıtır yönetici John (Max Greenfield) sebebi ile rutinini değiştirmekle kalmayıp hayatını değiştiriyor bir nevi... Aşık olmanın pozitif yansıması...
Eski oyuncuların tadı bir başka, bunu her zaman söylemişimdir. Sally Field 'te bir nevi tek başına götürüyor filmi... Öyle çok bütçeli, çok ince işlenmiş bir film değil ama eğlenceli....
Kadının istifçiliğinde bir an kendimi gördüm yalnız, bu kötüydü :) Uleyn dedim bir gün fazla eşyalarımdan ayrılmak için ya benim de bir psikolojik desteğe ihtiyacım olursa... Eşyalara bakış açım değişti yeminle :))) İstifçilikten kurtulmaya çalışması ve evini boşaltmaya çalışması komik olmakla birlikte eğer kendinizden iz bulursanız şayet, benim gibi soru işaretli bakışlarla izleyebilirsiniz o sahneleri...
Filmden çıkardığım ikinci sonuç; hayatı ertelemeyin anacım... Sonra hayaller/hayatlar ikileminde öyle gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalakalırsınız... Anladınız siz beni ;)
Eğlenceli bir film olmasına rağmen benim için EEEEHHHH İŞTEEEE kategorisindeydi bu film... Ama kendisinden iyi bir ütü filmi olur emin olun...
Demedi demeyin :)
AMY (2015)
Ütü yaparken bir film arıyordum ki ne zamandır izlemek istediğim bu belgesel geldi aklıma... Şarkıları da iyi gelir hem dedim... Tabi ki çok yanlış bir kararmış... Ütü mü beni yaptı, ben mi ütüyü yaptım anlamadığım gibi işimi bitirdikten sonra bir çok yerini kaçırdığım düşüncesiyle sil baştan yapıp yeniden izledim...
Gayet medyatik bir kadın... Paparazzileriyle, kılığı kıyafetiyle, sıradışı yaşantısıyla ve de tabi ki ölümü ile... Bana yansımasını gördüğüm iki dakikalık haberlerle sağladığım... Sesi efsane dediğim amayı hemen eklediğim... Ne büyük bir yanılgı hali... Doygunluk, çokluk dediğimin aslında tamamen yokluk olduğunu bilmeden....
Tam bir trajedi hikayesi bu belgesel... Amy 'nin 13-14 yaş hallerinden ölümüne kadar olan kısmı gerçek kamera kayıtlarıyla ve gerçek dialoglarla sıralanmış, dış sesi olmayan ama çok sesi olan bir belgesel...
"Ünlü olacağıma ölürüm" diyen genç bir kadın... Yeteneğinin keşfedilmesiyle istemsizce bir yükseliş.... Bocalama halleri... Hayatının en büyük şanssızlıklarından biri kocası Blake Fielder... Tabi annesinin ve babasının etkilerini saymazsak...
Hani bir laf vardır ya "kör ölür badem gözlü olur" diye... Bu kadın için "badem gözlüyü zorla kör etmişler" demek en doğrusu olur sanırım...
Bir dönem toparlanmış aslında... Uzun bir inziva dönemi... Enerjik, neşeli hallerini görüyoruz.... Yeniden o kaos ortamına dönmek istemiyor... O son turneye çıkmak istemiyor, savaşıyor hatta... Ama bir gün uykusunda bindiriliyor araca... Sonun başlangıcı... Ölüm denemez tam bir cinayet...
Ruhum kaldırmıyor diye bağıran kadını para uğruna, çıkarlar uğruna sürükledikleri bir son....
İbret verici bir yaşam hikayesi....
Sonuç olarak ben bu belgeseli SEEEVDDDİİİMMMMM ve izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Ve yine diyorum ki ilerleyen bir dönemde bu yaşam öyküsünün film olarak yeniden karşımıza çıkacağından eminim...
THE AGE OF ADALINE / ÖLÜMSÜZ AŞK (2015)
Şimdi hayal etmeni istiyorum senden; 29 yaşındasın bir kaza geçiriyorsun ve bu kazanın sonucunda hiç yaşlanmıyorsun... Aynı güzelliğinle, aynı zekanla ama çokça birikmişliğinle yaşamın aynen devam ediyor... Hepimizin zaman zaman hayalini en azından bir kere kurduğu birşey yaşlanmamak... Ne kadar güzel değil mi?
Bu filmi izledikten sonra "sen öyle san" yanıtını verdim ben kendime :))))
Adaline (Blake Lively) işte bu yaşlanmayan kadın olarak çıkıyor karşımıza... Yıllar geçiyor arkadaşları yaşlanıyor, kızı büyüyor ama kendisi hala yerinde sayıyor... Kırışıklık yok, sarkma yok, beyaz yok... Zamanla sorular artıyor, bakışlar çoğalıyor... Sadece kızının bildiği bu olayı saklamakta zorlanıyor artık ve kaçıyor Adeline... Farklı şehirler, farklı kimlikler, farklı zamanlar... Sadece ara ara kızıyla buluşuyor...
Fakat çok seneler sonra karşısına çıkan Ellis (Michiel Huisman) ' e aşık olmasıyla hayatını da sorgulamaya başlıyor... Daha ne kadar, ne zamana kadar kaçacaktır ve sevdiklerini arkada bırakacaktır....
Film hoş bir romantiklikte ilerliyor... Kıyafetler şahane, dekorlar yılları çok iyi yansıtmış....
Beni en etkileyen sahnelerden biri kızıyla bir araya geldiği sahneydi... Bembeyaz saçlı, iyice yaşlanmış kızının aksine hala taş gibi Adeline... Bir nevi anne kızın yer değiştirmesi gibi... Zamanın sadece kendisi için donduğu ama sevdikleri için acımasızca ilerlediğinin sarsıcı duygusu...
Filmde mantık hatası demiyim ama şu geçirdiği kaza sırasında nasıl bir şey olduğunun açıklaması tabi ki yok... Bilimsel bir açıklama kurgusal da olsa bekledim ama çok da rahatsız etmedi işin gerçek tarafı... Yağmurda mümkünse ağacın altında durup yıldırım düşmesini bekliyoruz ve yaşlanmıyoruz gibi bir formülize geliştirebiliriz belki ahahaaaa :)) Yanma garantili olduğu kesin de zamanı durduracağınızın garantisini veremiyorum :)))
Sonuç olarak çok şey beklemeden izlediğinizde keyif alabileceğiniz ve benim SEEEEVVVVDDİİİMMMM kategorisine yerleştirdiğim bir film oldu kendisi :)
AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR (2016)
Fransız filmlerini severim ben, özellikle romantik filmlerini... Farklı bir kimyası vardır sanki aşklarının... Bana buradan bakınca öyle gözüküyor da diyebilirim :))) Özellikle alt yazılı izliyorsam o genizden gelen konuşmaları kulağımda hoş bir tını yaratır...
Bu filmi seçmemin yegane sebepleridir bu saydıklarım... Ha birde Jean Dujardin etkeni de var tabi :)))
Şimdi gelelim filmimize ;
Diane (Virginie Efira) eşinden yeni boşanmış başarılı bir avukattır. Bir gün telefonunu bir cafede unutur ve bulan kişi Alexandre (Jean Dujardin) dir.... Birbirleriyle irtibata geçtiklerinde Diane'nin karşısındaki ses oldukça kibar hatta çekicidir.. Onunla buluşacak ve telefonunu alacaktır sadece ama Alexandre 'yi gördüğünde ufak bir şok geçirir. Adam çok yakışıklı, çok kibar, oldukça donanımlıdır ama boyu çocuk gibidir. Nasıl diyeyim bir ortaokul çocuğu uzunluğunda...
Tabi ki bu bir aşk yaşamalarına engel olmaz... Yalnız bir sorun vardır, Diane yalnızlarken Alexandre ile çok mutlu olmasına rağmen dışarıda insanların yanında bu farklılıktan rahatsız olmaktadır....
Jean Dujardin filmde oldukça iyiydi... Kısa boyuna rağmen karizmasını iyi konuşturmuş :) Ben bu adamın tek kaşını kaldırarak bakışına hastayım bu arada :))) Filmi tamamen o götürmüş diyebilirim... Bu filmde Virginie Efira çok iyi değildi maalesef, oldukça yapay mimiklerle ısınamadım kadına... Sevemedim...
Efektlerden çok anlamam ama filmde kısa boyu oluşturabilmek için sanırım çok zorlanmışlar... Yer yer gerçekçilikten görüntüsel olarak uzaklaştılar... Adam sanki havada yürüyor ya da tepesinde bir boşluk var hissiyatı geldi ara ara...
Sonuç olarak benim için EEEEEEHHHHH İŞŞŞTTEEEEE kategorisinde yer alan film aslında yer yer güldüren ve sıkmayan bir film ama nedense benim ummamla bulmam arasında bir sorun oluştu :) Siz bana bakmayın o sebeple... Hafif çıtır kategorisiyle sıkıcı zamanınızı doldurabilir... Çok şey beklemeyin ama yine de...
Kendinize iyi bakın, ben şimdi biraz yağmurda yürümeye çıkacağım...
Ufak bir işten kaçış operasyonu da diyebiliriz...
12 Mayıs 2017
karındaş aşkına ♥
Sevgili mükemmel kardeş;
Bizimkiler bana çok büyük bir yalan söyledi senelerce... İtiraf ettirmeye çalıştırdım annemi ama yok kadın mühürledi ağzını bu konuda... Neymiş efenim istemiyorlarmışmışlar da sırf ben istediğim için dayanamamışlarmışmış...
Pehhhhhh :))
Ama ben biliyorum gerçek sebebini.... Benim mükemmelliyetçi başak burcu anne sultanım bende acemilik yıllarını atlattıktan sonra mükemmeli yakalamak istedi :))) Beni kendine benzetme çalışmalarında tip konusunda başarılı olmasına rağmen karakter analizi konusunda sınıfta kaldı... Hoş senin de tipini benzetememişler, ne anneme ne babama benziyorsun ama kadın azim konusundaki tutarlılığını sana geçirmeyi başarmış işte... Allahtan üçüncü bir deneme yapmamışlar da hep tip hem karakter geçişini sağlayamamışlar. Verilmiş sadakam varmış ahahaaaaaa :))))
Aslında küçükken mütemadiyyen ağlaman dışında bir sorun yoktu aramızda :))) Hatta seni çokça da eziklediğim doğrudur. Yaşattığım travmalar sebebi ile hakikaten üzgünüm.. Biraz vicdan yapıyorum bu konuda, ama birazcık :)))
Eminim sen de vicdan yapıyorsundur bana yaşattıkların konusunda. Bak özür dilemek istersen kesinlikle kabul edebilirim... Senelerce yarmagüllükten aluuuu arkadaşlığına vallahi psikolojim bozuldu... Tahta eksikliğim bak bu yaşlarda demir eksikliğine doğru gidiyor... Mağdurum sevgili karındaşım :)))
Karnımdaki kımıl kımıl kurtlarımı döktüm oooohhh rahatladım....
Neyse gelelim şimdi konuyu toparlamaya....
Bu kadar mükemmel olmak zorunda mıydın sanki... Bu kadar güzel kardeşlik yapıp beni ezmek mecburiyetinde de değildin üstelik... Niye yaptın bana bunu.... Niyeeeeeeee :)))
Ben bir tepsi böreği bile açamazken sen baklava yapmak zorunda mıydın, soruyorum sana... Ben atarlı atarlı gezinirken boynuma dolanıp amanııınnnn benim ablamı kim kafa üstü yere düşürdü diye boynuma atlamak zorunda mıydın sanki...
Ahhh benim sarı keçim, ahhhh nazlı bebeğim...
İyi ki genlerinle bana tam zıt olmuşsun da tamamlayanım olmuşsun....
Kahkahalarıma ortak olup, gözyaşlarımı silenim, omuzuma omuz olmuşsun....
İyi ki psikolojimle oynamışsın diyeceğim aklıma gelmezdi, zaten gelmesin de :)))
İyi ki doğmuşsun karındaşım, canım, ciğerim...
İyi ki seninle biz daha büyük bir aile olmuşuz.....
Seni koskocaman öpmüyorum şimdi ama geldiğinde ben de büyüklüğüyle orantılı ıslak bir öpücüğün bekliyor haberin ola :)
Seni seviyorum kardeşlerin en güzeli ♥
İyi ki doğdun, iyi ki varsın :)
10 Mayıs 2017
30 şarkı meydan okuması #1
Geçen haftalarda sevgili Öneri Makinası haydi diye seslenmişti bana sağolsun....
Yeni bir meydan okuma :))
Şarkılı falan, oh missss ♥
30 güne yayılan bir meydan okumasını her gün yapmak şu sıralarda benim için zor olacağından aklını sevdiğim Handanımın izini birebir takip edip haftalık yapmaya karar verdim ben de :)))
Bu meydan okuma da neymiş diyen olursa işte burada ♥
Dileyen yapsın diyerek başlıyorum ilk bölümüne...
1- Adında renk olan sevdiğin bir şarkı...
Madem bahar aylarındayız o zaman ben de yeşili seçtim...
Hem bahar temalı, hem yeşil temalı sıcacık bir Yeni Türkü kucaklasın o zaman bizi dedim :)
2- Adında sayı olan ve sevdiğin bir şarkı...
İlk aklıma gelen Yoncimik'in şarkısı... İlk çıktığı zamanlarda ben üniversitedeydim, ne eğlenirdik bu şarkıyla :))) O yaz dizime kadar geçirip gezdiğim çoraplara sebeptir hem kendisi... Ay şimdi hatırladım da palyaçoymuşum yahu... Yeşil-lacivert dizime kadar çorap, üstünde kot etek... Çıtı pıtı bir kız olsam hadi kaldırır diyeceğim ama dev anasıydım yahu :)))
Kendimi batırmıyım daha fazla, siz 8.15 vapurunu dinleyin en iyisi :)))))
ahahahaaaa :)))
Yaz deyince vallahi bu şarkı aklıma geldi şimdi... Lise yıllarımdı sanırım, sahilde ateş moda, gitar moda... Ne dediğimi anladınız dimi...
Biz akşamları plaja haydi "Akdeniz Akşamları" yapalım diye giderdik :))))
4- Sana unutmak istediğin birini hatırlatan bir şarkı....
Hayatımda kimseyi unutmak için çaba sarfettiğim olmadı benim... Şöyle bir uğramıştım deyip giden insanlar oldu elbette... Enerjimiz tutmamıştır muhtemelen... Senelerdir görüşmediğim, görüşemediğim dostlarım var elbetteki.. Bir şekilde hep kalbimde olan... Görüştüğümüzde kaldığımız yerden hiç ara vermemişiz gibi devam edebildiğim...
O zaman bir Melika Demirağ yakışır buraya ♥ Arkadaş...
5- Yüksek sesle dinlenmesi gereken bir şarkı....
Kesinlikle bu şarkı... Her duyduğumda son ses açmak gelir içimden çünkü; Delilah
Ben buraya hem ilk versiyonunu hem de Tom Jones'un Pavarotti ile yaptığı düeti koyacağım... Hangisini isterseniz onu dinleyin :) Ben ikisini de ayrı bir severim çünkü...
6- Sana dans etme isteği uyandıran bir şarkı....
Bu şarkıyı nerede dinlersem dinleyeyim nedense hep kıpır kıpır olurum :)) Öyle çok cıstak cıstak değildir ama olsun ben tercihimi R.E.M den yana kullanıyorum ♥
7- Yolculukta dinlenilecek bir şarkı...
Yolculuklarda eğer uykum yoksa sakin şarkılar dinlemeyi tercih ediyorum ben... Bu sıralarda da Tuna Kiremitçi ve arkadaşları eşlik ediyor bana genelde...
Mutlu akşamlar :)
8 Mayıs 2017
nisan seçmeceleri
İşe bu hafta itibariyle başladım...
Azıcık yarım yamalak çalışıyorum hala ama olsun :)
Gezme hallerinde olsaydım emin olun hiç işi özlemezdim ama sebep hastalık olunca çalışır olma hallerini mumla aradım vallahi :)
Bugünümüze de şükür 🙏🙏
Oğlumu şahane yetiştiriyorum gelecekteki sevgili gelin adaylarım 😂😂
Sebepsiz yere çiçekle anneyi şımartma eylemini çok güzel başarıyor bugünlerde 🌹🌹🌹.
İleride bana teşekkür edersiniz herhalde 🙆🙆🙆
Yarın seni çok sevindireceğim diyordu akşamdan
Bu güzel güllerle geldi bugün
Ay bu çocuk sevilmez mi?
Sevilip sevilip turşusu kurulmaz mı?
Sebepsiz çiçek alan erkek baş tacıdır
Adı sevgi olsun yeter :)
Şımarmış anne bildiriyor
Ben diyeyim 25, sen de 30 sene...
Ama ilk kullanım 😂😂
Anam sağolsun çok meraklıydı eskiden, neyin makinası çıksa alırdı.
Ama kullanmadı işte...
Herhalde kullanmadan köşede beklettiği tek alettir kendisi...
Ben kullanayım bari dedim ama 3-5 senede bende bekledi 😊😊
Hazır yoğurt mayalamaya merak salmışken kurdelesini kesip kullanıma açtım bakalım...
Sabırla bekliyorum yoğurt mu mayalanacak, ben mi mayalanacağım 😂😂😂
Tutarsa bu alışkanlık sürer, tutmazsa yaaa nasip :)
Şebo mutfakta
Yoğurt mayalama serüveni bölüm bir
Yanına bir de sütlü kahve yaptım
Cuma neşesi yaptım kendime
Tedavülden kalkan bir aletle hem de
Güüünnnaaayyyddddııınnn 😘😘😘😘
Anacık oğulcuk bugün çiçek aşırdık bahçeden, sabah sabah aksiyonun dibine vurduk.
Oytunun çiçeği kopardıktan sonra arabaya bir koşuşu vardı ki, sanırsın arkasından birileri kovalıyor.
Hele bir de bas gaza dedi ki kendimi soygunda zannettim yeminle ahahaaaa :))))
O refleksle basmışım gaza 😂😂😂😂
Neymiş hepi topu bir dal leylak almışız 💪💪💪🏃🏃🏃🏃
Leylak aşkına
Bas gaza
Oytun Oytun olalı bu kadar hızlı koşmamıştır
Nasıl da yakıştı ama masama
Göz hakkı derler buna
Bu da eylemin yumuşamış hali :)
Aybüşüme göre yatsılık,
Bana göre yat geber aşı,
Tülüşüme göre bişeycik değil, çünkü bu saatte bu yemeği yapan o ....
Bir kemirdik ki sormayın 😄😄😄
Ennngiinaaarrr ahhh enginaaaarrr ❤❤❤
Gece gece bu ne demeyin
Yaptık oldu
Ahhh tülüşüm ahhh
Yaktın bizi
Aybüşümde sütlaç yapmış
Yemesem mi diyorum ama biliyorum ki yiyeceğim
Allahım sana geliyorum
Seviyorum ofis penceremden bakmayı...
Müzeyyenim çiçek açtı mesela...
Ediyle büdü menekşelerim yine renklendi..
Dikenlilerim saltanatta..
Çizmeli kurdelam baş köşede 😘😘😘
Sevmeyeyim de ne yapayım söyler misiniz ❤❤❤
Şebonun çiçekleri
Hazır cam silinmişken bir arzı endam etsinler dedim
Bahar sen ne güzelsin
En iyi akşamlar olsun
Sevgi böcüğü halleri
O zamanlar arabamız yoktu...
Her sabah otobüs beklerdik durakta...
Canımız sıkılmasın diye de şarkılar söyler, oyunlar oynardık 😄
Sabahları enerjisi de keyfi de yerinde olduğundan video çekmeme izin verirdi,
yoksa çekme çekmeee diye poposunu kıvırttıra kıvırttıra giderdi kaprisli assolistim :)
Özledim o günleri ❤❤
Oytun halleri
Sabah eğlencelerimiz
En sevdiğimiz şarkı
Bir aslan miyav dedi
Şimdilerde Arden'in de en sevdiği şarkı bu
Geç konuşan ama pir konuşan oğluşum benim ♥
İyi ki doğdun güzel kızım,
iyi ki oğlumun arkadaşı olmuşsun ve iyi ki birlikte büyümüşsünüz 😘😘😘
Yumuşak mumy Özlem ve bendeniz huysuz mumy Şebo sizi çok seviyoruz 💜💜
Mor ve baykuş aşkımız da daim olsun hem 😎😎😎
Bu arada baykuş kutuna hasta olduğumu da belirtiyim, iyi sakla her an kaçırabilirim 😂😂😂
Bugün günlerden Zeynep
Oğlumun ilk arkadaşı
Küçücük sıpalar oldular şimdi ergen
Boyumuzu aşmalarını izlemek çok keyifliydi
Dostluğunuz, dostluğumuz ömür boyu
Bazen sadece onun sende bıraktığı izleri özlersin,
her şarkıda ayrı bir hatıra saklıdır sanki;
istesende silemezsin....
Bugün burada tbt değil özlem günü
Gidene...
Kalana...
Bıraktığı yansımalara...
Minicik bir adamın ellerine konan hatıralara...
Teyzesinin kuzusu; Arden Mert
Turgut Uyar'dan bir alıntı
Tam da hislerime tercüman
Sevmediğin bir işi, sevdiğin bir eylemle birleştirirsen biraz daha çekilir zamanlar geçirebiliyormuşsun 👍👍
Şebo kişisi öyle yapıyor en azından 💪💪💪✌✌✌
Şebonun ütüyle imtihanı
Üç sepet dolusu çamaşır bir filmle tükenir mi bakacağız
Amy Winehouse / Amy belgeseli
Trajik ama bir o kadar da ezgili ütü seansı olacak
4 Mayıs 2017
selam verip kaçacağım yine...
Pazar günü sabahı kahvaltı hazırlarken raftan bir kase alıyordum ki belime bir sancı girdi...
Ben nakavt tabi...
O gün, bugündür yatıyorum...
Kas gevşeticiler, jeller falan derken ancak bugün biraz yürümeye başladım ve de zor da olsa işe geldim...
Hazır PC başına geçmişken de sizlere de selam vereyim istedim...
Vallahi para takıntım falan yok :)) Ama böyle de bir psikolojik sebebi varmış diyolaaaa :)))
Hiçbirinizi okuyamadım tabi bu arada... Hepinizin hoşça olduğunuzu düşünmekteyim :)) Hatta ve hatta havalardan mütevellit bolca da gezdiğinizi... Boş boş yatarken bunları hayal edip hafiften fesatlık sendromuna da giriyorum :))) Lütfen bana gezmediğinizi söyleyin yüüütttfeeeennnnn 🙏🙏🙏
Bu sefer işin kötü tarafı bu yatma işini fırsata da çeviremedim... Ne kitap ne film :(
Kaderrrrr sen bana ne ettin diye ağıtlar da yaktım ama gitti ömrümün koskoca 5 günü...
Bundan sonra inşallah biraz toparlarım diye düşünmekteyim ama ofis koltuğunda otururken bile bugün feci sinyaller verdi... Anlaşılan ben birkaç gün daha yatacağım evde...
Bir süre daha buralarda olmazsam merak etmeyin... En kısa zamanda geleceğim ♥
25 Nisan 2017
Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler / Mine Söğüt
Biraz ara verdim çünkü ne yazacağımı bilmiyordum...
Aslında ağzım ve yüreğim doluydu da... Kelimelere dökme işi sıkıntılı oldu...
Açtım açtım kapattım sayfayı...
Yazamadım... Bir es oldu ...
Bugün hadi dedim okuduğum kitabı yazıyım... Kelimelerimi toparlarım diye düşündüm...
Bakalım becerebilecek miyim...
Biliyorsunuz Mine Söğüt'ün kitaplarının tamamını okumaya çalışıyorum. Böyle bir hedef koymuştum önüme geçen sene... Bu sene devam ediyorum geçen seneki hedeflere... Bu okuduğum 5. kitabı... Kaldı halihazırda baskıda olanlardan 2 tane... Bu sene biter bu madde...
Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler kitabı Heyamola Yayınlarının İstanbul'um serisiyle çıkarttığı kitaplardan biri... Her mahalleyi bir yazar yazmış ve Mine Söğüt'ün kaleminden de Dolapdere çıkmış...
Kitabı alırken alsam mı almasam mı diye uzun uzun düşündüm hatta... Bu tarz kitapların bana göre olmadığını düşünürdüm hep... Karakterlerle giden kitapları daha çok seviyorum çünkü... ( HATA 1- Kitabı ismi ve niteliğine göre değerlendirme Şebo dedi bana bu kitap 😏 ) Diğer sebebim ise İstanbul aşığı bir kadın değilim ben, çok da bilmem üstelik İstanbul'u.. Ne biliyim İzmir olsa belki avucum kadar iyi bildiğim bir şehrin hikayesini okumak iyi gelirdi ( HATA 2- Bir mekanı bilmeden de okumak ayrı bir haz verirmiş Şebo ve o yeri deli gibi merak edermişsin dedi bana bu kitap 😊 ) Tek okuma sebebim yazarının Mine Söğüt olması olan bu kitap iki ön yargımı bozmama da sebep oldu diyebiliriz aslında...
Bir mahalleden yola çıkarak Türkiyenin yakın geçmişi de anlatılmış aslında kitapta... Çok ta iyi saptamalar var...
Mahallenin eski yaşayanlarından tutun da şimdiki yaşayanlara kadar geniş bir yelpazede sunmuş karakterlerini... Marika'dan Hevida'ya, Kadife Abla'dan Mersiye'ye, Ruandalı Gaspard'tan Garbis Usta'ya inanılmaz bir kültür yelpazesi... Hepsinin hikayesi bambaşka... Tek ortak noktaları belalı Dolapdere...
Sokaklarını, evlerini, kültürlerini, yokluklarını ve renklerini öyle güzel anlatmış ki Dolapdere'nin adım adım gezesim geldi benim de... O dik yokuşun başında oturup izlemek geldi içimden.... Kim bilir belki bir gün diyerek...
Yaşar Kemal'den, Sait Faik'ten, Metin Kaçan'dan alıntılar da var kitapta... Hepsi aynı yerde buluşmuş, Dolapderenin rengarenkliliğinin karasında...
Hele sonunda yazara İstanbul tarafından yazılan bir mektup var ki tam kıskanılası....
Bir mahalleyi anlatmak için yazılan bir kitaptan bu kadar zevk alacağımı tahmin etmemiştim hiç... Serinin diğer kitaplarını okur muyum hiç bilmiyorum ama göz atmak isterseniz serinin tamamı burada... Benim de notlarım arasında...
Şimdi sıra geldi altı çizilenlere... Ne demek istediğimi en iyi bu cümleler anlatır sanırım...
Hepimize keyifli günler ve okumalar diliyorum....
* Çingene kelebeklerden birinin üzerine bardak kapadım. İçinde çırpına çırpına çığlıklar attı. Çingene sineklerden birinin kanadını koparttım. Uçmaya çalıştı... çalıştı... çalıştı... Yere düştü. Üzerine bastım, öldü. İçinden sapsarı bir su çıktı.
* Dolapdere'ye ilk kez, ismi bir efsane gibi ortalarda dolaşan "tehlikeli" ve "cazip" mahallelerin varlığını merak edip İstanbul sokaklarında kaybolmayı bir oyun haline getirdiğim yıllarda tesadüfen gittim.
* Şer hayatları ehven-i şer hayatlara bağlayan incecik damarlar teker teker kesilip, ortalarından o geniş cadde geçirilmemişti.
* İçinden otobüslerin ve otomobillerin kıvrıla kıvrıla geçtiği bu sokaklarda gördüğüm insanlar Beyoğlu'nun hemen dibinde, bizlerin nispeten temiz ve güvenli hayatlarının hemen yanı başında başkalarının yaşadığının ve o başkalarının cehennemde cennet rüzgarları estirmeyi beceren büyücü bir kavmin kadın üyeleri olduğunun gizli işaretleriyle donatılmışlardı.
* İşte bir gün, yanlarından geçip durduğum ama herkesin sanki yoklarmış gibi davrandığı, görmezden, hissetmezden, sevmezden geldiği bu insanları geceleri yutan, saklayan, koruyan o labirente daldım.
* İstanbul'un tam kalbinde saklanan muhteşem bir cehennem. Ateşinde binlerce yoksul ısınıyor. Ve o kadar küstah ki kendinden olmayanı ne ısıtıyor, ne yakıyor.
* Onlar ve biz. Yakamı bir ömür boyu bırakmayacak olan iki zamir. Onlar ve biz. Beyazlar ve siyahlar. Bahtsız doğanlar ve ayrıcalıklı doğanlar. Kadim bir kast sistemi. Yasalar karşısında herkes ne kadar eşit olursa olsun, hayatın tam merkezine dikilen ve hiçbir yasayı tanımayan acımasız bir eşitsizliğin kırbacıyla yaralanıp duran bir düzen...
* İçinde yüzlerce damar olan dev bir şişe düşünün. Hayat o şişenin dar ağzından şehvetle içine akıyor. Damarlara dağılıp ağır ağır dibe çöküyor. Taksim şişenin ağzı. Tarlabaşı gövdesi. Ve Dolapdere dibi. Akan hayatların tortusu bin yıldır orada birikiyor.
* ... zaman taşkın bir dere gibi akıyor bu mahallenin içinden. Kimi o derenin suyunu içiyor, kimi o suda kirlerini temizliyor, kimi de içinde boğuluyor.
* Bir zamanlar yüksek tepelerin eteğinde, içinden dereler akan ve kiraz ağaçlarının güzelliğiyle nam salan yeşil ve kırmızı bir boşluktu Dolapdere. Eski adı bu yüzden Kresohora yani Kirazlıköy.
.... kiraz çiçeklerinin kokusu yerini artık lağım akan derelerin kokusuna bıraktıkça ismi de manidar bir metamorfoza uğradı, buraya Keratohora yani Boynuzlu Köy denmeye başlandı. Çünkü bu yörenin kadınları fazla çapkındı...
* Aslında bütün tarihler ve talihler döne döne ilerler; her dönüşte bir tarafın yüzü güler diğer tarafa acı düşer.
* Mecidiyeköy dutluk, Çengelköy bostanken bile....Beyoğlu'na şapkasız eldivensiz çıkılamazken bile... komşu mahallelerin kanalizasyonları olduğu gibi Dolapdere'ye akar, oradan Kasımpaşa'ya yollanır, Haliç'in bir zamanlar içilesi olan biçare sularına karışır. Ve mahalle yaz kış çok fena kokar. Eskiden... Şimdi de güzel kokmuyor ama her şeyin üstünü örtmeyi beceren çağdaş yaşam yoksullukla birlikte çöplerin ve lağımların üzerini de örtüyor. O örtüyü biraz aralarsanız Dolapdere hem dün, hem bugün hep için için kokuyor.
* Çingeneler, hayal dünyasında kelebek ömürlüdürler. Üstelik bunu kendileri de gayet iyi bilirler.
* Yoksulluk para hesabına gelmez. Yoksulsan... yoksulsundur işte. Bir şizofren tarafından yazılmış bir roman gibidir yoksulluğun hesapları. O hesaplarda elmalarla armutları toplayabilirsin, tek sayıları birbirinden çıkarıp yine tek sayılara varırsın. Yoksulluğun hesapları parmakla değil vicdanla yapılır. O yüzden yoksulluğun mantığı olmaz ama felsefesi vardır. Yoksullar için para da, zaman gibi izafidir.
* Hayatın, içinden çıkılması gereken bir iş olduğunu kimse cesaret edip de söyleyemez Çingenelere. Yüzyıllardır, bin yıllardır bu böyle.
* Benim ailem tek kızlarına bir çiçek ismi takacak kadar nahif ve nikbin ve onun ailesi iki anneden doğma on sekiz çocuğun kızına "Sabreden" anlamına gelen bir isim takacak kadar umarsız ve bedbin. (Hevida için söylüyor bunu)
* Ah Hevida bu mahalle hep "kendi"ne ait olanla "biz" e ait olanın kesişmediği lanetli bir çemberdir. İçinde "biz" ve "kendi" ayrı ayrı daireler olarak durur. Bazen bu daireleri ateşlere verirler. Her şey yanar. Acı içinde yanar. Biter. Kül olur. Yine de kesişmezler. Öyle ölümüne bir inat.
* Dünyayı savaşlar aracılığıyla para yönetir.
* Tüm halkların din ve aşk hikayeleri birbirine benzer. Bütün insanlar aynı şeylerden korkar ve birbirlerini aynı şekilde severler.
* Sanır mısınız kilitli kapılar sadece anahtarlarla açılır. Marika'ya emanet anahtarlar göğüs kafesindeki ateşin ısısıyla eridi. Kapılar... o kapılar anahtarlarla değil baltalarla açıldı. Marika penceredeki perdeyi çekip gizlice seyretti ve ağladı. Evlerin kapılarının kırılışını. Eşyaların teker teker çıkarılışını. Evlere yeni kapılar takılıp içeriye yeni eşyalar konuluşunu. Yeni komşularını perdenin arkasından ağlayarak seyretti. Bir gün kendi evine de aynı şeyin yapılacağını bilir gibi, içi yana yana, hiçbir şey yapamadan, ağlayarak seyretti.
* Hangi cam kırıklarını yiyerek büyürse çocuklar, o camların rengini ve keskinliğini alırlar. O camların kanattığı yaralara benzer hem çocuklar, hem çocukluklar.
* Evet siz bizim bildiğimiz şeyleri bilmiyorsunuz, bilmediğimiz şeyleri biliyorsunuz Hevida. Eskiden bu evde yaşayan Marika da bizim bilmediğimiz şeyleri bilirdi. Ama senden farkı bizim bildiğimiz şeyleri de bilirdi. Biz dediğim Müslüman Türk, Marika dediğim Rum asıllı Hıristiyan Türk, sen dediğim Kürt asıllı Müslüman Türk.
* Burası kurtlar mahallesi. Mahalle halkından hırsızlarla uğursuzların mekanı belirsiz. Mütemadiyen saklanıyorlar. Kürtlerin mekanı belirsiz. Mütemadiyen göçüyorlar. Rumlarla Ermenilerin mekanı belirsiz. Kayboldular. Çingenelerin mekanı belirsiz. Her yerden kovuluyorlar. Dolapdere sadece tekin olmayan ve gafil avlayıp gafil avlanmamak için yer değiştiren soyların hüküm sürdüğü bir krallık değil. Buranın gafleti kapısının herkese ama herkese açık olmasında. Açık kapılardan girmek de kolay, çıkmak da. Açık kapıların ardında kaybolmak... o en kolay.
* Eğer tarihi kazananlar değil haklı olanlar yazsaydı, bugün hayat tüm dünyada ve bu mahallede bambaşka olacaktı.
* Yeryüzünde herkes iki hayat birden yaşar. Biri tenine dokunan gerçek hayattır, öbürü aklını başından alan hayali hayat.
* Hiçbir kötü, bir diğer kötüden daha az ya da daha çok kötü değildir. Her kötü kendi kimyası içinde aynı acıyı verir.
* Keşke dünya herkesin birbirine hikayesini anlattığı kocaman bir sahne olsaydı. Belki herkes durup karşısındakinin hikayesini can kulağıyla dinlese, anlasa, anlayabilse, kimse kimseye düşman olmazdı. Oysa insanlar sadece kendi hikayelerinden mesulmüş gibi yaşıyorlar. Kimse başkalarının kaderinde kendi hissesi olabileceğini sezmiyor.
*Çok kültürlü ve çok hüzünlü bu mahallede yaşayan herkes zaman zaman Allah'ın kendisini unuttuğunu, terk ettiğini düşünür. Dünü yaralı, bugünü risklive yarını meçhul insanlar başka başka kitapların, başka başka inançların vaatleriyle umutlanır ama tanrılarına yakardıkları kadar sitem de ederler. Allah bazı kullarını gerçekten unutur. Bunu Dolapdereliler çok iyi bilirler. O yüzden onlar da sık sık Allah'ı unutur, ona sitem ederler.
* Madem hayat hep yolları hep çatallanan bir bahçe, oraya değil de buraya sapılsa, öyle değil de böyle yapılsa... sonsuz bir olasılıklar deryası içinde her şey aslında masallardaki gibi olsa. O zaman belki de kilisenin ve temsil ettiği yığınla şeyin varlığı asla bir tehdit olmaz, o tehdidi bertaraf etmek için büyük ateşler yakılıp elde ne varsa içine atılmaz, ayrışmaktansa bir arada durmanın daha yüce bir duygu olduğunu sezenler, kapılarını dışarıdan gelen menfaatçi telkinlere kapar ve birbirlerine sarılırlardı.
* Umut denen şey, gerçekleşmese bile bir olasılık olarak hep var olan iyinin şifalı işaretidir.
* Dolapdere'de ne arasanız yok, ne ararsanız var.
Her şey bir var bir yok.
Sihirli bir kutu gibi.
İçine her şey sığar, dışarıya hiçbir şey sızmaz.
Burası Dolapdere.
İstanbul'un tam göbeğinde tekinsiz ve güzel bir mahalle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














