17 Ocak 2017

Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde / Mahir Ünsal Eriş



Yine aynı sıcacık kapak, diğer kitabındaki gibi.. Daha önce yazmıştım burada.

Hikayelerle ilişkimi sıcak tutmaya çalışıyorum, ısınma turlarına başlamışken arayı uzatmamak lazım dedim ve o eski günlerin anlatıldığı hikayelere geri döndüm.

Bu kitabı da okuduktan sonra dedim ki Mahir Ünsal Eriş sen bir de roman yazsan keşke.... Dramını, kırgınlığını, aşkını, sevincini bir kere de uzun uzun anlatsan keşke... Hikayelerin uzatılmaya ihtiyacı var artık... Bunu da üşenmedim bir mail olarak kendisine ilettim efendim :))) Ne kadar takar bu konuyu bilemiyorum tabi ki :))))

14 kısa hikaye var kitapta. Favori hikayem "çok sıkılır arkadaşı ölen çocuklar" ve "kimi sevse gülderen"...

Sanki iki kitabın bazı hikayeleri harmanlanınca farklı şeyler çıkartacakmış gibi; ortak karakterler, ortak mekanlar, ortak yazgılar...
Feridun'daki çay bahçesinde ayrılan iki sevgili gibi, Kız Fikret gibi..

Yine Atatürk var mesela bir hikaye de, saygıyla selamlanan... Yine, yine...

Başka zaman olsa birbirini kopya edip aynı kişilere, mekanlara ne gerek var ki diyebileceğim ama söz konusu sevdiğim hikayeler olunca bakalım buradan ne çıkartacağım diye meraklı meraklı okuduğum güzellikte :))

Sevdiğim karakterler çok yine...

Bir hırsızı 35 yıl çağırıp geldiği zaman ferahlayan bir adam var ki bir hikayede, uzun uzun gülümsüyorum hala aklıma geldikçe :))) Çaldırdığı da bir mektup üstelik ama ne mektup :))))

Hikayelerle aranız çok iyiyse zaten okumuşsunuzdur kesin ya da bilemedin sıradadır... Hikayelerle aram iyi değil diyorsanız da bu kitap ısınma turları için iyi bir seçimdir bence ;)

Benim fikrim budur efenim ;)




Sevilesi altı çizililer;


* Ölmek ne bilmiyorum.Merak da etmedim hiç. Yani iyi kötü bir fikrim var aslında, tam olarak ayrıntısını bilmiyorum ama. Tatil gibi bir şey sanıyorum onu, taşınmak gibi, kesin bir şey. Onu bir daha göremeyeceğimi biliyorum yine de fakat. Bu kadar ani olmasına, böyle habersizce kaçar gibi olmasına üzülüyorum sonra, bozuluyorum biraz. Çağırsaydı ben de giderdim belki?

* Gitmesinde sorun yok, asıl sorun bir daha gelmeyecek olmasında.

* Askerdeki o yalnızlık, kimsesizlik, o uzaklık insana olmadık şeyler yaptırır; kalın kafalı berber kalfasına mektup yazdırabilir mesela.

* Ama birinin onu sevişini, isteyişini severdi. Biri onu seviyor gibi olsun isterdi hep.  Ona üşüdün mü diye sorsun, sıkıldın mı desin, göğsüne dayayıp taşıdığı defterleri yere düşünce eğilip alsın isterdi. Kimse onu sevmeyecek diye korkardı çünkü. Ya sevilmezse, ya anasının aşıkları olursa, evlenirse, ya yalnız kalırsa, ya annesi de ölürse diye ödü kopardı. Sevsin de, ne yaparsa yapsın derdi, fazla da ileri gitmezdi zaten.

* Çaresiz erkek, sevildiği zaman umurunda bile olmayan ne çok ayrıntıyı hatırlıyor vakit terk edilmeyi vurunca, o ayrıntılardan kurmaya çalışıyor geri dönüşünü kadının.

* Eski acısı yok telefon konuşmalarının ayrılıklarda, bir taraf kapattı mı diğeri bir müddet dıtlayan sesi dinlerdi kesik kesik. Şimdi elinde yüz gram tahin helvası tutuyormuş gibi kalakalıyorsun.

* Oysa ben akşamları evde oturduğum halde epey yol almıştım itlikte. Öğle aralarında kalabalıkça girdiğimiz kırtasiyelerden kalem, silgi, hesap makinesi gibi ıvır zıvırlar aşırıyor, sırf pislik olsun diye apartmanların asansörlerine işiyor, babaannem mukabeleye gittiğinde mahalleden çocukları toplayıp VHS'den toplu por*o izleme  etkinlikleri düzenliyor, dükkana her uğradığımda dedemin kasasını patlatıyordum. Bitişikteki dairede oturan Gülderen ve annesinin balkonda asılı çamaşır ve çorapları çalıp, mahallenin piçlerine sattığım bile oluyordu. Oysa dedem, yalnızca karanlıkta kötü olunur sanıyordu.

* Ailenin insanı kendine dönüştüren, birdenbire o eski düzene döndürüveren bir büyüsü var.

* Yaşı kaç olursa olsun bütün kadınların ağlamasında insanın kendi annesinin ağlayışını hatırlatan bir şey var, canından can yolar adamın.

* Evde, çokça büyük arasında bir çocukla bir yaşlıydık. Bizim bizden iyi dostumuz ve düşmanımız olamazdı. Oyunlarımız eğlenceliydi. Yaşlılar o terk edilmiş, gözden düşmüşlükleriyle evin içinde varlıklarını fark edenlere bunaltacak bir ilgiyle karşılık verirler de bu ilgiden yalnız çocuklar bunalma ya hani; öyleydi bizim hukukumuzun da esası. 

* "Biliyor musun," demişti, "ilk önce ne gelmişti aklıma annemin öldüğünü öğrenince?". "Gömleklerimi kim ütüleyecek şimdi, eşofmanlarımı kim yıkayacak beden günlerinden sonra?" Daha o zaman anlamıştım aslında, ölümden sonra, ölmeyen için hayatın sürdüğünü, gömleklerin ütülenmeye, eşofmanların yıkanmaya devam ettiğini.

* Kimseye ait olamamış insanlardık çünkü biz. En yakınlarını nemli çukurlara ya da çok uzaklara erken saklamış, sevgisizlikten ve sürekli birilerinin gitmesinden korkup kimseyi sevemeyişimizle perişan olmuş zavallılardık.

* Bizzat sen boşanırken, en az sen konuşuyor olursun bunu. Çünkü boşanırken sonsuz bir sessizlik girer aranıza, tanışmamış olduğunuz zamanlardakinden bile daha yaban bir ellik girer.

12 Ocak 2017

bu ayın şarkısı #2


Yeni bir yazı dizisi :)))
Farkettim ki farklı zamanlarda farklı şarkılara takılıyorum...
Ama bazen unutuyorum nelere takıldığımı...
Blog benim hafıza defterimse dedim burada da dursun...

Ara ara ayın şarkısı yazıları gelecek anlayacağınız bundan sonra...



Tuna Kiremitçi albüm çıkartmış... Mışşş diyorum, bu adamın şarkı söylediğinden bile haberim yoktu...
Yapmış, iyi de yapmış... Bak birini dilime dolandırdı bile...

Albümde bir kaç şarkısı daha var, onları da sevdim ama favorim Gonca Vuslateri ile söylediği "Sana Dair"...

Beğenip beğenmediğinizi bir şıptırın :)))
Öpüldünüz ♥


Yaşam kadar gerçek, yaşamak gibi sahte
Öyle çok şey var ki yaralayan insanı
Bir yürek çarpıntısı, onu her gördüğünde
Öyle çok şey var ki bak sana dair

Yanlış aşklar yaşadık, yanlış köprülerde
Yanlış gemiler yakıp, aldırmadan
İki damla su çaldık zamanın pençesinden
Aldırmadan, aldırmadan

Bu ne senden ilk kaçışım
Ne de ilk düşüşün yüreğime
Ne bu serden son geçişim
Ne de son küsüşüm kaderime

Mucize gerek bize, gidecek bir başka düş
Bir düş ki korkmamış zamanın karşısında
Ve bir çağ gerek bize, ve bir çağ bundan özgür
Öyle çok şey var ki bak sana dair

Sonra kuşlar gitti anladım dünya yorgun, sen yorgun
Tortusu kalmış eski bir korkunun
Görmedik, duymadık, demedik bunlar kötü
Biz var mıydık, aşk var mıydı




10 Ocak 2017

hafta sonundan...


Kardan ıykkk dediniz dimi :)) Hadi itiraf edin...
Hep hafta sonu olsa, hep keyifler, kartopu savaşları olsa evet bıkmayabilirdik :)
Ama işe gelmek söz konusu olunca vallahi bana işkence oldu :)))
İşkence boyutuna evrilmeden önceki eğlenceli kısmına gidelim biz şimdi...

Yaşasın hafta sonu 💙💚💛💜
Cumartesi gününü danalar gibi yata yata aşırı doz film yüklemesi yaptıktan sonra Pazar günü kendimizi sokaklara attık...
Kar eriyecekti ya hani, bana öyle geliyordu yani...
Erimeden önce şarap-sucuk-ekmek üçlüsünü devreye sokalım dedik :)


Uzun uzun yürüdük tabi ki ilk önce....
Temiz havayı özlemişim...
Bu arada burası bizim yegane mesire yerimiz Değirmen Boğazı...
Bakmayın tenha gözüktüğüne giriş kısımları iğne atsan yere düşmeyecek cinstendi...
Biz içlere doğru attık azıcık kendimizi...


Bayılıyorum bu ikiliye ahahahahaaa :))))
Anneanne-torun modundan çıkıp iki kanki takılıyorlar bu aralar...
Annemin enerjisi zaten hepimizin çok çok üzerindedir...
Onun yaşına gelince kendimi düşünemiyorum bile...


Onlar oynaşırken ben çalı-çırpı-ot--kar resmi çekmekle meşguldüm...
Hem de çok meşgul ahahaaaa :)))


Elim kara değdirmedim vallahi bu sefer ahahaaaa :)))
Elimdeki fotoğraf makinemi kimseciklere kaptırmadığımdan mütevellit bana kartopu atılması da yasaktı :))
Buldum işin kolayını....
Sırtım yere gelmez artık :)))))))))


Ben son gaz fotoğraf çekmeye devam :)))


Benim de eğlencem bu...
Bir ara deli planlar içerisindeydi bizim ahali ama şükür çabuk unuttular...
Bidon gibi yuvarlamayı düşünüyorlardı karın üstünde beni :)))
Kimin fikri olduğunu söylememe gerek yok herhalde :))


Bu kuş yuvalarını çok sevdim ve de çok sevindim... Kuşcuklara yuva bu karda kışta diye ama...
Sanki delikleri çok küçük geldi bana ya da ben mi yanılıyorum bilmiyorum...
Deliklerin  biraz daha büyük olmaları gerekiyormuş gibi geliyor bana kuşların rahat girip çıkabilmeleri için...
Sadece süs amacı ile koymamışlardır inşallah...
Yanılmayı çok istiyorum bu konuda...


Günün sonu şahane yine tabi ki :)
Totomuz buz tuttu o ayrı mesele ama değdi mi değdi 🍷🍷

Elimi hiç kara değdirmeden yaptığım bu gezi için kendimi tebrik ediyorum :)))
Ben sefasını sürdüm artık mümkünse gidebilir...
Hatta gitsin :)
Çalışırken kar hiç çekilmiyor ya da gitmiyorsa bana da tatil versinler :)))
Ona da kabul ;)

Sevgiler, sevgiler, sevgiler ♥


9 Ocak 2017

2016 ile vedalaşamadım bir türlü, Aralık seçmeceleri kalmış :))


Aralık'ın son kitabını da yazsam artık 2016 ile işim kalmıyor :))
Bugün seçmecelerimizi paylaşalım da kitabı da bir ara yazarım artık...
Hafta sonu 4 doz film aldım, onlar da gelecek bu hafta :)
Eeee 2017 nin ilk kitabı var...
Hehheeee bu hafta yazacak çok şey var, yaşasın ✌
Tabi vakit buldukça ;)


Tam 10 yıl :)))

İkisinin de eş zamanları... İki aşkım ❤❤❤❤
Oytunum ve Ardenim
Seviyorum uleynnnn sizi 😜😜😜

Isırmalık haller
Annesinin kuzusu ve teyzesinin kuzusu
Bugün kendimi sevgi pıtırcığı hissettiğim doğrudur...





O özet çıkartma derdinde oflana puflana, 
ben de kitap derdinde miskinleşe miskinleşe ❤💙💚💛💜

Pazar halleri 
Kitap / Bir Kadın Nasıl Büyür
Ödev / Oğuz Kağan Destanı
Biz bugün bu odadan çıkamayız
Ondaki bezginlik bendeki depresiflikle




5 dk daha nın sonucu ofiste kahvaltı yapmaktır 😃😃😃

G Ü N A Y D I N ❤💙💚💛💜

Susamlı tavuk da derler buna
O vitamini de 
Benim için çıtır gevrek
Mutlu bir gün olsun hepimize



Dün akşamdan beri şukella ile yatıp şukella ile kalkıyoruz. 
Şukella benimle test çözer misin, bizimle kahvaltıya gelsin, banyo yaparken yanıma alsam.... 
Şukella bana ne zaman alışacak.. 
Sürekli eli kafeste, okşayıp alıştırmaya çalışıyor 🙏🙏 
Kıyamam o masumum da sessiz sakin bize alışmaya çalışıyor ❤❤

Sevgili Berkay'ın bu seneki yılbaşı hediyesi... 
Her zamanki gibi Oytun'u tam onikiden vurdular ana oğul 😂😂😂

Şukella, muhabbet kuşumuz
Pek masum pek güzel 
Alışacak bize biliyorum
Rahmetlik babam kuşlarını hep omuzunda öpücüklerle beslerdi
Oytun'un da hedefi bu...
Gel desin gelsin, git desin gitsin
Bir masum muhabbet kuşuyla sınavı var Oytunumun ♥




Yarın akşam yemekte nohutlu karnabahar var. 
Böyle pişirmeyi ilk defa deniyorum 😃 
Sonuç güzel olacak ama 👌👌

Karnabahar, haşlanmış tavuk, nohut, havuç, domates rendesi, soğan tamam işte 💃💃💃

Her hafta aynı şekilde yapınca sıkılıyor insan
Oytun'un en sevdiği sebzelerden olur kendisi
Şimdi çekirdek çitleme zamanı
Azıcık kıvanç izliyim :)




Çok çabuk yaş alıyorum da çabuk büyümüyorum ben...

Hala içimdeki küçük çocukla yola devam ediyorum. Yanıma hayallerimi, ümitlerimi, sevgimi, azıcık da aklımı yarenlik ederek...
Bugün bir kere daha anladım ki ömrüm boyunca çok da insan biriktirmişim ki ne mutlu bana 😘😘😘 Yamacımda olanlar, uzağımda olanlar, hiç yüz yüze konuşmadığım ama gönüllerimizin bir nebze de beraber olduğu bir sürü güzel insan...
Sizlerle beraber bir ömür sürmek o kadar güzel ki.... Çok da anlamlı...
İyi ki varsınız...
Hepinize kucak dolusu sevgilerimi ve teşekkürlerimi gönderiyorum.
İyi ki doğdum ben 🎉🎉🎉
Ve iyi ki beni tanıdınız dimi ahahaaa 😃😃😃
Konuyu sulandırmazsam olmazdı...

İyi ki doğdum, iyi ki varım,  iyi ki varsınız 
Biz birlikte çok güzeliz 
Yaş konusuna hiç girmeyin
Enerjimin ve içimdeki çocuğun yaşındayım hala




Gúnúmún iki bonusu 💖💖💖
Dún boyadığım çizmeme çiçeğimi ektim, sipariş ettiğim kitaplar da geldi... 
Ohhhhh değmeyin keyfime :)))

Kitap alışverişi
Kendimi şımartmaca
Bu çiçeğime bir de isim verdim mi tamamdır 
İyi akşamlar ♥




Bir takım boyama işlerine girmiş bulunmaktayım :))) 
Şimdilik ufak bir denemeyle başlıyorum,
Eğer hayaller \ gerçekler tutarsa Şebo kendini bile boyayıp akça pakça yapar haberiniz ola 😂😂😂😂

Cart kırmızı çizme olur mu pamuk beyaz çizme
Olursa değmeyin keyfime 
Ütü gecesi oldu mu boya gecesi :))
Delidir ne yapsa yeridir

5 Ocak 2017

2016'da izlediğim son filmler...


Günaydın...
Son izlediğim filmleri de yazıp 2017 izleneceklere start vermenin zamanı geldi...
Bu sene çok verimli değildi benim için..
2017 daha verimli, daha nokta vuruşlu filmler izlemek dileğiyle efem....

Öpüldünüz, sevildiniz...
Kendinize iyi bakınız...



SİHİRBAZLAR ÇETESİ - 2 (2016)

Mahşerin dört atlısı nihayet geri döndü...
Filmin ilkini Oytun'la ayıla bayıla izlediğimi anlatmıştım daha önce... (tıktık)
İkinci film vizyona girer girmez çokça niyetlendik sinemaya gitmek için ama ol-a-madı maalesef... Ve biz anacıklı oğulcuklu başbaşa verip evde izledik yine :)
Bu filmin kaderi bizde böyleymiş....

Atlılarımızda karakter değişikliği olmuş, Isla Fisher'ın yerini Lula karakteriyle Lizzy Caplan almış. İlk başta pek ısınamayıp gözüm sürekli Henley'i arasa da sonradan alıştım garip kızımıza :)

Film ilk filmin izinde gidiyor olsa da sanki başlarda biraz tekliyor gibi, ya da ben ilk filmin hızını ilk sahnelerde bulamadığım için tekliyor diye adlandırıyorum... Fakat ilk gösteriden sonra yine kendini toparlıyor ve sevdiğim hıza geri dönüyor...

Bu sefer atlılardan daha çok filme karakter olarak yeni eklenen kötü adam Walter (Daniel Radcliffe) a bayıldım yalnız. Çok şirin bir kötü adam ahahahaaa :))) Bakışlarındaki şapşallık beni benden aldı... Filme tamamen sempati katmış...

Filmin konusunu çok fazla anlatmaya gerek yok diye düşünüyorum. İntikam duygusuyla oluşturulan dört atlı intikama devam ediyor liderleriyle birlikte... Burası spoiler olacak biraz ama söylemezsem şişerim :))) Dylan (Mark Ruffalo) artık FBI da değil, deşifre oldu... Deşifre olmasaydı zaten film feci şekilde tekrara girecek ve muhtemelen baygınlık verecekti...

En sevdiğim gösteri sahnesi Daniel (Jesse Eisenberg)' in yağmurla yaptığı gösteriydi... Büyüleyiciydi...O sahneyi sinemada izlemek isterdim :/

Final süprizini de sevdim üstelik :) Bazen iyi bakmak gerekiyormuş demekki :)

Ay hadi hadi diye izlediğim için Oytun'un maskarası olsam da film boyunca  heyecanımdan bir nebze kaybetmemekle kendimle gurur duyuyorum :)

Anladığınız üzere biz bu filmi yine PEK SEEEVDİİKKK efem, aksiyon sever bir çocuğunuz varsa rahatlıkla birlikte izleyebilirsiniz 😏




SERENA (2014)

Bradley Cooper ve Jennifer Lawrence ikilisini daha önce Umut Işığım  filminde izlemiş ve uyumlarına hayran olmuştum. Galiba Bradley Cooper aşkım da o filmde depreşmişti... Bu sebepten dolayı uzun süredir arşivimde olan bu filmi nihayet izleyebildim.

Serena (Jennifer Lawrence) ve George (Bradley Cooper) Pemperton çifti ilk görüşte birbirlerine aşık olarak yıldırım hızıyla evlenirler. Kuzey Caroline 'de muhteşem doğasıyla bir kereste imparatorluğunu da birlikte yönetmeye başlayacaklardır böylece...

Serena güçlü, akıllı duruşuyla erkek egomanyasıyla başedecek bir karakter....  George'un dünyasına ayak uydurmakla birlikte baskın karakterini film boyunca hissedebiliyorsunuz...

Film konu olarak aslında oldukça güzel işlenebilecek, içinden mucizeler çıkartabilecek kadar da bir yatkınlığı var. Aşk var, ihtiras var, güçlü bir kadın var, muhteşem doğa var, 1920 ler var, geçmişiyle yüzleşen bir adam var, maddi zorluklar var... Var da var yani...
Bu kadar güzel bir konu varken ellerinde neden filmi sığlaştırmak için bu kadar çabaladılar hiç anlamadım...

Mesela gözüme batan ilk detay Bradley Cooper'ın ata binememe gibi bir sorunu vardı... Bunu film boyunca da bolca gördük. Adam becerememiş işte, ısrar edip gözümüze sokma... Elinde figüran mı yok :))

Tutkulu bir aşktan bahsediyoruz madem filmde, o araya serpiştirilen duygudan yoksun sevişme sahneleri de neydi diye sormadan edemiyor insan...  1-2 saniyelik 3-5 tekrardan oluşan sahneyi koyacağına adamakıllı bir sahne koysaydı duyguyu hissettirebileceği, benim için daha inandırıcı olabilirdi...

Yan karakterler yeterince işlenmemiş mesela... Galloway diye bir avcı koydun madem filme, biraz daha işle onun kader diye nitelendirdiğini mesela...

George ile ilgili hiçbirşey demiyorum, Serena'nın varlığyla taçlandırılmış adamdan daha çok işlenebilecek olguları ve bağlılıkları vardı...

Biliyorum çok olumsuz şey yazdım. Bu kadın iyice negatife bağladı demeyin, film boyunca yaşadığım eksiklik duygum bunları söyletiyor bana... İliğime kemiğime işleyecek bir hikayeyi maalesef hiç etmişler...

Sonuç olarak konuyu iyi bulsam da maalesef film olarak SEVMEDİM diyorum. İzleyip izlememe seçeneğini tamamen size bırakıyorum.




AYNI YILDIZIN ALTINDA (2014)

Tam 1 senedir arşivimde izlenmeyi bekliyordu bu film. Hatta bir çok defa filmin ilk 10 dk sını izleyip kapattım. Nedeni yoktu kapatmalarımın, ya bir iş aklıma geldi, ya misafir geldi, ya içeriden ergenim bağrındı derken film geçen hafta izlendi...

İlk başta bu filmin kitabını okuyan arkadaşları tebrik etmek istiyorum 👏👏
Sebebine gelince her zaman kitabın duygu yoğunluğunun daha fazla olduğunu hesap edersek ve ben filmi izlerken kovalar dolusu gözyaşı döktüğümü hesaplarsam ve kitabını okurken iki katı gözyaşı dökeceğimi düşünürsem; şişen gözlerimle emin ol kitabı okumak için hayli çaba sarfederdim.
Hoş filmi izlediğim gün psikolojimin de feci olduğunu eklemem lazım buraya...
Ertesi gün doktora gidecektim :) Ve beynimde deli senaryolar vardı...

Kısaca filmin konusunu anlatacak olursam;

Hazel (Shailene Woodley) çocukluğundan bu yana ciddi hastalıklarla savaşan ve son zamanlarında artık kanser illetiyle uğraşmakta, ölümle yaşam arasında bağ kurmaya çalışmaktadır. Gencecik, güzel, hayatının baharında... Ve bir o kadar da olgun, gerçekleri kabullenmiş...
Filmin başında hastalık evreleri anlatılırken "Kanserden ölmekten daha kötü tek şey, kanserden ölen bir çocuğunuzun olması"  diye anlatıyor ki, işte o cümleden itibaren gözyaşlarım hiç dinmedi diyebilirim... Usul usul, istemsizce...
Annesi, babası onu ümitlendirmeye, hayatını canlandırmaya son güçleriyle uğraşmaktadırlar.
Annesinin ısrarlarıyla katıldığı destek grubunda Augustus (Ansel Elgort) ile tanışırlar. Birbirleriyle iletişim kurarlarken güzel bir aşk da yaşamaya başlarlar. Kaygılarını, hayallerini hatta ve hatta cenaze törenlerinin nasıl olması gerektiğini bile.... İşte bu kısım çok vurucu...
Filmin sonunu tabi ki söylemeyeceğim merak etmeyin :)

Deli gibi ağlasam da yer yer gülümsetmeyi başardı aslında film bende... Tabi ki höngürdememi kesmeden :)))

Sonuç olarak ben bu filmi SEVVVVDDDİİİMMMM, ağlamak beni rahatlatıyor diyorsanız siz de izleyin derim ;) Film boyunca usul usul ağlamalarınız film bittikten sonra hıçkıra hıçkıra böğürmeye dönüşmezse bizden deyılsınız  ;)




SINIRSIZLAR KULÜBÜ (2013)

Yazımın hemen başında belirtiyim ki bu film kesinlikle 18 yaşından büyükler için... Filmde ne ararsan var çünkü, alkol, uyuşturucu, cinsellik, küfür, kumar.... Daha saymama gerek yok herhalde...
Uyarımı yaptığıma göre artık rahat rahat çekiştirebilirim filmi...

Matthew McConaughey ve Jared Leto'ya 2014 Oscar yarışında en iyi erkek ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini getirmiş olan bu film gerçek hayattan bir uyarlama... AIDS mücadelesi sırasında aynı zamanda ilaç endüstrisi ile mücadele eden Ron Woodroof'un gerçek yaşamından yola çıkılarak hazırlanmış... Bu rol için Matthew McConaughey tam 23 kilo vermiş ki hakikaten evrim geçirmiş. Romantik komedilerde izlemeye alışkın olduğum oyuncuyu tanımakta hakikaten güçlük çektim...

Ron (Matthew McConaughey) uyuşturucu ve seks bağımlısı ve bununla birlikte aynı zamanda rodeo düşkünlüğünü kumara da çevirmiştir... Yalnız, derbeder, küfürbaz, meymenetsiz herifin teki anlayacağınız... Elektrik tesisatçısı olarak çalışırken ufak bir kaza geçirir ve hastanede HIV virüsü kaptığını öğrenir. Tabi ki inanmaz, çünkü ona göre AIDS sadece eşcinsellerin hastalığıdır ve o bir homofobiktir. İmkansızdır yani... Ama 30 gün gibi kısa bir zamanı kaldığı da gerçektir...

Psikolojisi alt üst olmuş bir haldeyken aynı zamanda çevresi tarafından da dışlanmıştır. Bu arada bir ilaç firması HIV virüsü taşıyan hastalarda denenmesi için AZT adında bir ilaç piyasaya sürmeye hazırlanmaktadır. Ölümden deli gibi korkan Ron AZT almak için bir canavara dönüşmüş haldedir.. Ama AZT aslında denenen dozuyla hastalar için daha da ölümcüldür. İşte bu hastane ve AZT arama dönemlerinde Rayon (Jared Leto) çıkmıştır karşısına. Ron'un onunla iletişim kurması çok zordur çünkü Rayon bir transseksüeldir.

Farklı yollardan doğal bir ilaç bulmuştur aslında Ron. Bu ilacı hem kendi kullanacak hem de satarak bir anlamda köşeyi dönecektir. Ama Rayon'a ihtiyacı vardır ilacı pazarlarken... Çıkar ilişkileri ile kurdukları Dallas Buyers Club ile aslında dostlukları da başlamıştır... Bundan sonrası ilaç endüstrisi ile savaşları işte...

Birileri ceplerini doldursun diye hastalıklar ilerletiliyor, çözümler desteklenmiyor hatta çözüm bulan insanların başlarına birşeyler geliyor... Günümüzde yaşananların bir benzeri...

Ne kadar uzattım konuyu değil mi? Farkındayım ama kesemedim, üzgünüm...

Filmin ilk dakikalarındaki o hoyratlık beni rahatsız etse de sonradan konu farklı yerlere saptığından soluksuz izledim diyebilirim.

Rayon karakterinin duruşunu çok sevdim. Cinsel tercihleri dolayısıyla dışlanmışlığının verdiği acıyla güçlenmesini o kadar güzel yansıtmış ki... Aldığı ödülü sonuna kadar haketmiş oyunculuğuyla...

Filmin konusu oldukça dramatik olsa da dramatize edilmeden oldukça güzel harmanlanmış.

Ron ve Rayon'un aslında birbirlerine saygı gösterdikleri sürece nasıl da sevgi bağlarıyla sarmalandıklarını izlese herkes keşke... Durumlara, kararlara, tercihlere, yaşanmışlıklara biraz saygı... Şu sıralarda tam ihtiyacımız olan türden...

Sonuç olarak ben bu filmi SEEEEVVVDDDDİİİİİİMMM, şu ana kadar izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.




3 Ocak 2017

yaşananlar yaşanacaklara pek benzemiyor bugünlerde...


Çok umutluyduk hepimiz...
Bir gecede tüm kasvet üzerimizden, ülkemizden kalkacaktı sanki..
Hepimiz tabi ki öyle olmayacağını biliyorduk...
Sadece umut istiyorduk...
Dayanmak istiyorduk, sarılmak istiyorduk...
Pozitif düşünmek ve pozitifliğimizin birleşerek yayılmasını, çoğalmasını istiyorduk...

Çok hazırlıksız yakalandık...

Eller havaya demeye devam ederken habersizce....

Ne olduğumuzu şaşırdık...

Çoğumuz üstelik bunu sabah kalktığımızda öğrendik....

Biz eğlenirken dedik belki de... Vicdanlıydık çünkü biz... Öyle olduğumuzu düşünüyorum yani...

Dermanımız kalmadı... Salıverdik kendimizi...

İşte o andan beri düşünüyorum....

Deli bir genç kızdım... İlk yetişkinlik zamanlarım da deli doluydu... Eğlenmeyi, dostlarımı, kahkahalarımı seviyordum (hoş hala seviyorum)... O mekanın açıldığı günleri hatırlıyorum... Ahhh derdik hep, gitsek... Paramız yetse...
Ama ben kendimi biliyorum, şayet İstanbul'da yaşasaydım tüm maaşımı yatırmak pahasına bir gece de olsa giderdim... O zamanlar sadece kendimden sorumluydum çünkü... Annem babam en fazla savrukluğuma kızardı nihayetinde...

Bu dündü, geçmişti....
Biraz ileriye sarıyım şimdi...

Evde bir ergenim var... Büyüyor... Büyük bir kentte oturmuyorum evet ama oğlumun büyük bir kentte okumasını, yaşamasını istiyorum... Eminim o da isteyecek... Hayalleri olacak çünkü...
Beni tanıyanlar bilirler, öyle çok vesveseli bir kadın değilimdir....
Ama şimdi gel de endişeli olma...
Oğlum aman kalabalığa karışma, aman çoccuğum o konsere gitme, arkadaşlarınla evde mi toplansanız, metroyu boşver oğlum dolmuşla git....
Böyle bir hayat yaşanabilir mi?

Sen özgürlüğünü doyasıya yaşarken hayatının baharında, aynı yaşlardaki başka bir bireyin özgürlük alanlarını kısıtla....
O zamana kadar özgürlük alanı diye birşey kalırsa tabi ki...

Kardeşim eğitim için yurtdışına gittiğinde hep gelsin dedim... Hatta evlenip artık oraya yerleştiğinde çocukları olduğunda gelirler canım gibi bir umudum vardı... Gelsinler, yakınlaşsınlar... Ulaşabilelim birbirimize, hasretlik bitsin bir gün dedim... Bu konuda hep umudumu da isteğimi de maksimumda tuttum.

Bu dündü, geçmişti...
Şimdiye alıyım tarihi....

Orada mutlu olsunlar, uzaktalar diye sevgimiz mi azalıyor sanki diyorum. Evet hasretlik zor, özlüyorum ama sağolsun teknoloji diyorum. Birbirimizden haber alıyoruz, sürekli konuşuyoruz diyorum...
Hatta....
Keşke oğlum da hayatını şekillendirmeye başladığında yurtdışına gidebilse diyorum...
Tek evladını çok uzaklara canı gönülden göndermeyi isteyen bir anneye dönüştüm...

Ülkemin suyumu çıktı derken, insan gibi yaşasın isteğindeyim çokça artık...

Ne hale geldim(k)..

Bu duygularımdan kurtulmak istiyorum... Nasıl minicikken toza. çamura bulanmasından korkmadan doğallıkla yaşamımızı sürdürebiliyorken yine aynı doğallıkla yaşamımızı devam ettirmek istiyorum...
Hayatımızın korku, endişe ayarlarıyla oynayıp bizi sersemletmelerine izin vermemek istiyorum...

Diyorum ya istiyorum....
Çabalıyorum da...

Ufka baktığımda endişe değil hayallerimi görmek istiyorum yine...