Okudum Seni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okudum Seni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2025

2024 / OKUDUKLARIM - 1

 Bazı geri dönüşlerin artık yaşanması gerekiyordu ve geri döndüm ♥

Anlatacaklarım birikti ama nereden başlayacağımı da bilemiyorum. Şebocum ilk bildiğin yerle başla o zaman dedim kendime ve kısa kısa kitaplarımı yazmaya karar verdim. Başlayalım o zaman 2024 te neler okumuşum yazısına. Biraz uzun bir yazı olacak sanırım 😊


1- YAZ EVİ / MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU


Yazarla bu sene tanıştım ve okuduğum bu 2. kitabı. 11 öyküden oluşuyor. 
İçinde en sevdiklerim "Basamaklar" ve kitaba da ismini veren "Yaz Evi" oldu.  Bazı öyküleri çok ortada kaldı benim için ve dolayısıyla sevemediklerim de var aralarında bu öykülerin.
Anlatımı sade ve kelimelerle oynama tarzını sevdim yazarın. Belki diğer kitaplarını da okumaya devam ederim, bilemiyorum...

Altıçizililerim;

* Kiminin karnı toktur madalyayla uğraşır; ama aç olan madalyasını ekmekle değiştirir.

* Bir şeyin en son adı değişir. İş ad değiştirmeye geldiyse, zaten her şeyi değişmiş demektir. Aynı kalan, değişiklik göstermeyen bir şeyin durduk yerde adı neden değişsin? Adı değişmişse artık o yoktur. Değişmiş ada uygun yeni bir şey vardır.

* Yaşarken, sokağının havasını, evinin kokusunu, evindeki sesleri, eşyayı, hepsini bilirdim. Bunlardan herhangi biri bile, bana onu anımsatmaya yeterdi. Oysa bu mezar bir şey anımsatmıyor. Evini seçme, döşeme şansı var da insanın, mezarını yok.


2- RUN GÜLÜZAR RUN / AYŞEGÜL KOCABIÇAK


Bu kitabı nerede zihnime kazıdım bilmiyorum ama uzun bir süre basılmasını bekledim. Tam aldım bu sefer de okunacaklar arasında sırasını bekledi derken bu seneye kısmetmiş okumak.

Kitapta Gülüzar'ın günlüğünü okuyoruz. 9 yaşındaki macerası 18 yaşına değin sürüyor. Önsözde gerçek bir günlükten yola çıktığını ve bazı imla hataları dışında hiçbir kelimeyi değiştirmediğini söylüyor yazarımız ancak bundan çok da emin değilim açıkçası. Bazı yazılarda kurgu olduğunu okudum ve hangisinin doğru olduğuna karar veremedim. 

Malum ülkemizde kadın olmak zordur. Gülüzar'da çocukluğundan bu yana nasibini almış tüm o sorunlardan ve zorluklardan. Bir babaanne var ki başında, yedi düvele yetmiş zaten. İç sesim sürekli o kadının baş gösterdiği sahnelerde yatacak yerin yok senin diye bağırdı.

Komik kız aslında Gülüzar. Cin gibi de... Hayatla ilgili her şeyi bir şekilde küçücük kafasında sorguluyor. Güldürürken içimi de acıttı bol bol. 

Sade, basit, kısa ama dolu dolu bir kitap... Benim için keyifli bir okumaydı...

Altıçizililerim;

* Büyükler çok ikiyüzlü Günlük. Bizimkiler daha da çok. Sevmediklerinin bazılarından korkuyorlar ve duygularını belli etmiyorlar. Hem korkmuyor hem de sevmiyorlarsa o zaman da çok kötü davranıyorlar.

* Bu namus ne biçim bir şey! Hem çok kolay bozuluyor hem taşıması çok zor.

* Bence dünya olması gerektiği gibi değil. Şayet bunun bir düzen olduğunu söylüyorsa insanlar, düzensizlik daha insancıl.

* Kahramanlara ihtiyaç duyulan her yerde derin acılar vardır.

* Olmazın bir açıklaması yoktur ki.  Açıklama istemek zorlamaktır, zora sokmaktır. Olursa olur zaten.

* Bazen kendimi şu yeni çıkan, çok renkli tükenmezkalemler gibi hissediyorum. Annemin yanında başka, babaannemin yanında başka, Kuran kursunda başka, kızların yanında başka renk oluyorum da asıl olmak istediğim renk olamıyorum bir türlü. Her rengimi deniyor çevremdekiler. Beni görmek istedikleri renge basıyorlar, hop o renk oluveriyorum. Peki, Gülüzar aslında ne renk, düşünen, merak eden, soran yok, biliyorum.

* On yedisinde, kız çocukları evlenir ancak, erkeğine kıyamaz bu millet! Kız kısmının hamı makbuldür, er kişinin olgunlaşması beklenir.


3- MAVİ KUŞ / MUSTAFA KUTLU



Yine yeni bir tanışma ve memnun ayrılma kitabı.

Eşyalarıma isimler takmayı sevdiğimden eski bir otobüse "Mavi Kuş" denmesi kitapta en sevdiğim ayrıntılardan biriydi. Bir de okumayı çok seven doktora karısının "ya kitapların ya ben!" demesi :))))

İsmi kendisine çok yakışmış otobüsümüzle ve birbirinden ilginç yolcularıyla birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz kitap boyunca. Oldukça eğlenceli bir yolculuk üstelik. Anadolu'nun birbirinden sıcak birbirinden hüzünlü ve aynı zamanda eğlenceli insan hikayeleriyle kitabın sonuna kadar geliyorum ve final oldukça sürprizli üstelik. Finale mi güleyim yoksa kendi şaşırışıma mı bilemedim :)

"Issız bozkırın ortasından geçip giden bir otobüs
Otobüsün ardı sıra uçup gelen bir uçurtma
Sanki bir çizgi-roman
Sanki bir çocuk resmi
Bir masal minyatürü"

Altıçizililerim;

* İnsan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek.

* Taşranın âhengi bir yeraltı nehri gibidir. Üstündekileri besler, büyütür ama gücünün sırrını açığa vurmaz. O sebeple zâhire değil, bâtına bakmak lazımdır.

* Unutmak olmazsa insanoğlu nasıl yaşardı bunca acı ortasında.
Ya hatırlamak!
Evet, o da var. Ömür böyle geçiyor işte; kâh unutup kâh hatırlayarak.


3- RÜZGÂR GERİ GETİRİRSE / MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU


Bu sene 2 kitabını okuduğum yazarla tanışma kitabımdı. 
İçinde 7 tane öykü var ve ben en çok içlerinden "Heykel" ve "Migurlar" ı sevdim.  Masalsı bir dili var öykülerinin ancak her öykünün sonuna geçiş yapacağı öyküyle ilgili bir nevi tanımlama yazısı koymuş. O kısımları çok sevmedim sadece. Bana biraz fazla didaktik geldi diyebilirim...

Bunun dışında gerçekten okuması kolay öyküler. Sanırım zaman içinde diğer kitaplarını da okurum yazarın.

Altıçizililerim;

* Aslında "Şimdi" hiç yok belki de. Geçmiş ve Gelecek var yalnızca. Bir de onları ayırdığını düşündüğümüz ama aslında onları birleştiren, düşünüldükçe daha da incelen bir çizgi var. Yani, şu iki harflik çizgi: "An". 


4- SIFIR / ONUR CAYMAZ



Bir tanışma ve çile kitabına geldi sıra şimdi :))

Kitabı elimden bırakmakla okumak arasında çokça gidip geldim bu kitapta... Ara ara döndüm yazarı tanımaya çalıştım... O sebeple bu kadar zaman içerisinde 600 sayfalık bir kitabı bitirmek benim için mucize ♥

Bir röportajında bu kitabı 7 yılda yazdığını dolayısıyla okumanın da meşakkatli olacağını söylemiş.... Bir nevi benim çilemi anlayın mı demiş bilemedim :))

Kitabı özetleyecek olursak 4 ana karakterimiz var kitapta. Ölümsüzler ve ölümlüler mi desem onu da bilemedim gerçi :/ Tarihin ilk kundakçısı Herostratos, Kızıl Ordudan günümüze gelen katil İlya, 7 Tip'linin öldürüldüğü gece çektiği fotoğraflar nedeniyle başı dertte olan İlhami ve kitapların arasından reklamcılık dünyasına geçen kendi halinde Reşat... Bir de Gaybi Bey var, yazıcı...

İşte bu birbirinden kel alaka 4 kişi 600 sayfa boyunca eviriliyor, çevriliyor ve İstanbul'u nazilerden kurtarmaya çalışıyorlar... Biraz bilim kurgu yanı da var haliyle kitabın...

Aslında İlhami ve Reşat'ın anlatıldığı kısımlar iyi gidiyor kitapta ama iş Herostratos ve İlya'ya gelince ne oluyor diyor insan bolca... Hoş nokta atışları da yok değil ama bende durumu kurtarmadı maalesef...

Evet çile çektim kitabi okurken ve  yazarın dediği gibi çilemi doldurdum... Darısı diğer okuyanların başına :))

Altıçizililerim;

* Anlamanın temel kuralı, durduğun, her şeyden emin olduğun noktayı kaybetmek pahasına, farklı yerlere çekilip bakmak.

* Ölüm en eskimezi dünyanın. Üstelik bunca tanıdık olmasına karşın her seferinde ilk kez öğreniyor gibi şaşarsın ona. Öyle ya sen de ağladın, üzülmüş gibi eğdin başını, dudak büzdün, surat astın cenazelerde. Toplumsal olaylardaki tavırlar da üniformalılar gibi pozdan ibarettir. Rol yaparsın. Fakat her şey ölür ve o kadar üzülecek şey de yoktur. Bugün artık ölüm, ölen "önemli" biri değilse, gazetelerin para kazanması için verilmiş ilanlardır...

* Acı çekmek gerçek, acımak yanılsamadır. Acımaya inanmadı. Acımak sevmekle, sevmemek arasındadır. Acımak doğal değildir.  Doğada görülmez. Düşen yaprağı için dal üzülmez. Kıyı, suyun götürdüğü kumun ardından gözyaşı dökmez. Arı balını çekip alırken zerre üzülmez çiçeğe; sarmaşık büyüyebilmek için gövdesindeki canı emerken, suçsuz olduğu halde umursamaz ağaç; sarmaşık da suçsuzdur çünkü (buna aşk da derler bazı vahşi kabilelerde). Örümcek, ağına düşürdüğü sineği yerken tereddüt etmez, açtır. Acımak, yanlış anlaşılmadır sadece.

*  Okunmayan metin, kâğıda düşmüş leke... Çünkü yazı ancak okunduğu vakit yaşamaya başlayabilir, sadece gözle.

* İktidar bilgisi insanı arlanmaz yapar, bunu bir kere yaşayan, tekrarındaki büyüye tutulur. Tekrar dediğin şey baş belasıdır, her yinelenişte başka şey buldurur yineleyene. Üstelik kimse dünyanın en tepesine doğru çıkmışken dibe batmak istemez.

* Akıl sağlığı yerinde olan bir insan, varlığını tehdit etmemiş, hiç tanımadığı insanları öldürmek için birileriyle nasıl savaşabilir?

* Yüz, ne yaşadıysa taşır.

* Şifre kelimesi, Arapça sifr'den gelir... Sıfır ile akrabalığı var. Çünkü kadim Doğu, asıl çözülmesi gereken sırrın var olmak değil yok olmak olduğunu çözmüştür. Cennet için cehennem gerekir... Varlığa yokluk gerekir!

* Görmek, gözlerini kapatmadığın sürece kaçınılmazdır; bakmaksa seçim, üzerinde çalışmak gerektirir. Gözlerini kapatsan da bakma ihtimali süreklidir. Bakmaktan, ölmeden kurtulabilmek mümkün değildir.

* Eşkıyadan kahraman olabileceğini düşünmediğim yaşlar, kahramanların iyilerden seçileceğini sanıyordum; o halde eşkıyalar kötüydü demek, onların her zaman kötü olması gerektiğine inanırdım. Kötünün ve iyinin, zamanla, kişilerle ilgili olduğunu, bakış açısına göre değiştiğini bilmiyordum.

* Hep kendiyle birlikte olduğu için insan varlığını kendine yakıştırdığı haliyle hatırlıyor. Bunca çirkin insanın yaşama şansı buradan doğar. Demek ki insan, kendini hatırlayabilen bir canlıysa, çok zaman da yabancı olabilir kendine.

* Kim, nasıl olursa olsun, insan, içine bakınca her daim ışıyan şeyler bulur. 

* Çocukluk da hayat gibi, iyileşmemesi gereken bir hastalıktır...

* Kim taşıyor olursa olsun, var olan en güçlü duygulardan biridir kin, dinç tutar insanı. 

* Gerçekten cesur olana en büyük kuvveti, karşısında onu korkutmak, bastırmak isteyenler verirdi. 

* Gelecek, şimdiyi yaşarken gözden kaçan, fark etmediğimiz çoğu olayın yakın zamandaki sonucudur; gelecek diye beklenip delice hazırlanılan, aslında bitmeyen bir şimdidir...

* Yaşam genç olanı yeşertmekten yanadır, yaşam için mutluluk mutsuzluk fark etmez, ellerinin arasında bulduğu ne varsa emzirir o kutlu sütüyle, büyütüp geliştirir. 

* Bilmeden gitmek en güzeli gitmeler içinde.

* İnsan beklenti taşımaz, kaybedecek şeyi olmazsa korkmaz. Dikkat et, cesur insanlar yalnız; müzmin yalnızlar, insanlardan bekleyeceği kalmamış kimselerden çıkar...

* Bir savaşın eşiğinde ülke yoksullaşırken en çok artan şeydir sefa çünkü herkes bilir de hiç kimse felaketi görmek istemez; insanların çoğu, her zaman, inanmak istediği şeye inanır. 

* Fark edilmediğinde tesadüf de ortadan kalkar, tesadüfün Tanrısı, farkındalığı yüksek kişilerle ilgilenir.

* Bazı insanların öyle sakin dururlarken biriktirdikleri tutkunun sırrını kimse araştırmadı. 

* İnsanın en çok kendisiyle baş başa kaldığını düşünüyordu yürürken. Bu yüzden insan, kendisini mümkün olduğunca sıkılmayacağı biri haline getirmeliydi. Çünkü insan her yerden çekip gidebilir fakat kendisinden sıkılırsa... Mümkün değil... İnsanın terk edemeyeceği tek kişi kendisiydi.

* Bir gizi olanın, yedeğinde her zaman korkusu da olur. 

* Her hikâye, gerçeğe başka yerden bakar; tutulan, sevilen, kalır, tutunamayan unutulur.

* Tanrıça, başkalarının evindeki yoksullukla kendi evindeki varsıllığı karşılaştırma gereği duymamıştı hiç... Karşılaştırmak, anlamanın en basit yoluydu üstelik...

* Ortalama insanın sorusu yoktur, ortalama insana nefret edilecek figür yeterlidir. 

* Hayranlık uzayıp giden çiçek saplarıdır, kesersen biraz daha yaşar.

* İnsanlardan ayrılsak bile kokuları bırakmaz bizi, yoklar arada. En kalıcı şeydir kokular, görüntülerden de kalıcıdır.

* Neden? Soru virgül, cevap noktaydı çünkü. Virgül, düşünmeyi sürdürmek içindi, nokta son.

* "Hep sor olur mu güzel oğul," diyordu. Vagonların tıkırtısı. "Kara gözlü oğul, kirpikleri diken oğul; içinde hep soruların olsun. Hep sor." Hızla yol alırken birbirine çarpıyordu çelik. "Sadece anlamadıklarını değil, anladıklarını da sor aslanım..." Kavaklar. Kış günü bomboş, yapayalnız kavaklar... "Asıl sorular, anladıklarından çıkacaktır babasının canı... Bildiğini sandığın ne varsa, bilmediğinden daha çok onu sor.", "Neden?", "Neden, nasıl?" Dinmeyen, ninniye benzer tıngırtı, tekrarın büyüsü. "Başkalarına da değil canımın canı, en çok kendine sor, insanın kendisine sorduğu soru, en değerlisi, en zoru." Arada sürekli çarpan ara kapı. "Cevap bulamamaktan korkma can oğul, ararken duyduğun yalnızlık, en büyük cevap..."

* Babalar ölünce büyürüz. Sorun değil. Fakat anneler ölünce, bir daha hiç çocuk olamayacağını anlar insan. 

* İnsanın özgürlüğü, erdem takıntısından kurtulmak; kurtuluşuysa korkulardan arınmak sadece...

* Kimileri öldüğünde unutulur, kimileri unutulunca ölür, arada sadece zaman farkı vardır.

* İnsan rakı içerken olsun maziden bir şeyler hatırlamıyorsa rakıya ayıp değil mi ama!

* Tavşan korktuğu için kaçmaz, biliyorum, kaçtığı için korkar. 


5- BANA KUŞLAR SÖYLEDİ / YEKTA KOPAN


Yekta Kopan ilk hayatıma Oscar izleme serüvenlerimde girdi. Sonradan sonradan hayata karşı duruşunu da sevdim. En çok da sürekli gülümsemesini ve hayata pozitif bakışını... Bir gün tesadüf eseri "Aile Çay Bahçesi" geçti elime ve okuyunca aşık oldum diline...

Eskiden hikaye okumayı sevmezdim, okuyamazdım.... Isınma turlarımda Yekta Kopan hikayelerinin desteği çoktur...

Yine bir hikaye kitabı... Çocuk kahramanları tek tek dile geliyor, anlatıyorlar... Kimi kırgın, kimi kızgın, kimi arayışta, kimi sevginin peşinde... Bir gecede bitiriverdim, bırakmak istemedim...
Çok kırılgan hikayeler... Hele birkaç tanesi içime mıh gibi saplandı...

Canım Yekta Kopan sen hep yaz ♥

Altıçizililerim;

* Diğeri, sizin cahilliğiniz yüzünden başımıza geldi bunlar, diye bağırırdı. Kavga edenleri hiç heyecanlanmadan dinlerdik. Öylesine bağrıştıklarını bilirdik, ertesi gün kaldıkları yerden devam ederlerdi çünkü.

* Göstermek, anlatmaktan daha güçlüydü.

* İnsan karanlıkla bir kere tanıştı mı bir daha istese de kurtulamıyor ondan.

* Geçmişini bilmeyen kediler, geleceğini kuramamış insanları bir bakışla avucunun içine alabiliyormuş. 

* Belki de bir canlının yüreği sadece çocuklukta dilediğince atıyor. Korkmadan, hesaplamadan, bütün mümkünlere inanarak. Büyüdükçe sadece kan pompalıyor kalp. Kendini bildiğin gün korkuyu da biliyorsun belki.

* Mutsuz ruhlar, ancak benzerlerinde temize çekebiliyor kendilerini.

* Çocukluk, çitlerle çevrilmemiş bir özgürlük bahçesidir. Düşünce atları özgürce koşar orada.

* Çoğumuz çocukluğa dair tek bir anıya sarılırız bazen. Bir gün, bir kişi, bir olay... Bütün çocukluğumuzu onun çevresinde öreriz. Hani çocukken bir yerimiz yara olduğunda tentürdiyot sürerlerdi üstüne, sonra da yanmasın diye üflerlerdi. Hayatımız boyunca birileri yaralarımıza iyi gelecek bir şeyler sürsün, sonra da acımızı almak için üflesin diye bekliyoruz.


6- HUYSUZ KİTAPÇI FİKRY'NİN İNANILMAZ HİKAYESİ / GABRIELLE ZEVIN


Geçen sene filme uyarlanan bir kitabı okuyup ardından filmini izlemek gibi bir maddeyi kişisel okuma hedeflerime eklemiştim. Uzun süredir okunacaklar arasında bekleyen bu kitabı da filmine internette rastlayınca hemen okumaya başladım.

Kitabın bir kitapçıda geçmesi kesinlikle oldukça güzel bir atmosferdi benim için. Hatta hayalini bile kurdum 😀 Tabi Fikry gibi huysuz bir kitapçı olmazdım ben 😉

Çıtır çerez bir kitap diyebilirim. Bolca yeşilçamvari klişeler ve tahmin edilebilirliği yüksek bir kurgusu olsa da o kitapçıya yolu düşen ve kitap okumayı seven karakterlerle birlikte olmak güzel bir histi... Kitabın son çeyreğinde konuları çabuk ve gelişigüzel toparlayıp finale gitmesi bende biraz hayal kırıklığı yaratsa da keyifli bir okumaydı.

Filmi için tabii ki aynı şeyi söyleyemeyeceğim, kitaptan sonra o daha da gelişigüzel aktarmıştı konuları 😁Kitabı okumasam bazı yerleri anlayamayabilirdim hatta...

Çıtır çerez kitaplardan hoşlananlar bu kitaba bayılabilir...

Altıçizililerim;

* Üslup dostum, içerik değil.

* Yalnız yaşamanın zor tarafı, yol açtığı dağınıklığı yine kendisinin toplamak zorunda kalışıydı.
   Hayır, yalnız yaşamanın asıl zor tarafı, sizin üzgün olup olmadığınızı kimsenin umursamayışıdır.

* İnsanlar politika, Tanrı ve aşk hakkında sıkıcı yalanlar söylerler. Ama şu soruya verdiği yanıttan bir kişi hakkında bilmeniz gereken her şeyi öğrenirsiniz: En sevdiğin kitap hangisidir?

* Kitaplar bazen karşımıza çıkmak için doğru zamanı bekler.

* Hayatında başına gelen her kötü şey, büyük çoğunlukla kötü zamanlamanın sonucudur; her iyi şey de doğru zamanlamanın sonucu.

* A.J. dünya üzerindeki bütün değerli şeylerin, tıpkı yağın etten sıyrılışı gibi, dilim dilim koparılıp atıldığı fikrindeydi.



7- İZANSIZ MAHALLE / MEHMET ÜNVER


Bak bu kitaptan tam bir Yeşilçam filmi olur diye başlayayım bu kitabı anlatmaya :))

Anlatıcımız bir çocuk... İstanbul'da boğaza bakan bir mahallede geçiyor hikayemiz. Eski zaman mahallelerinden işte. Bir yaz günü sokağa iki hafif meşrep hatun taşınıyor ve zaten dedikodusu, aksiyonu bol olan mahallenin de şirazesi iyice kayıyor.

İçerisinde fazlaca argo bulunduruyor aslında. Röntgencilik konusu da fazlaca abartılmış sanki. Ya da bana tuhaf geldi bilemiyorum. Yine de okurken sıkılmadım. Çocukların o oyunları, teyzelerin kapı önü bitmek bilmez lafları derken eskiye de bir nevi özlem içermesi çekiciydi.  

İzansız mahalle fazlaca örtülü dejenereydi... Hissiyatımın doğru tanımlaması bu oldu sanırım...

Altıçizililerim;

( Şaşırtıcı bir şekilde altını çizdiğim bir cümle olmamış iyi mi 😲)




Günlerdir bitirmeye çalışıyorum bu yazıyı ama paslanmışım :/ 
Tıkanıp kalıyorum ve ilerleyemiyorum...
Yazı da hayli uzun olacak o sebeple bölüm bölüm yayınlayayım diye düşündüm... Kaç bölümde biter allah kerim 😀 

En yakın zamanda yeniden görüşmek üzere ♥


24 Ocak 2024

Melisa Kesmez'den iki kitap daha; Nohut Oda / Bazen Bahar

Aynı yazarın kitaplarını peş peşe okumam aslında... 
Ama bu kitapları kardeşim almıştı ve malum gidecekti ve beni okumam konusunda çekiyordu ve, ve, ve 😊

2-3 günde hatmettim ikisini de. Kardeşimin okuması için de hazırladım bir taraftan :))) Altlarını çizdim ufaktan ufaktan, notlar aldım küçük küçük :)) 
İtiraf ediyorum, o benim kitabıma yapsa kıyametleri koparırdım😁
Ama ben yaptım, pişman değilim :))) İzlerimi takip etsin istedim 😉

Bu iki kitaptan en çok sevdiğim Bazen Bahar oldu... Daha çok işledi içime... Ama bu demek değil ki Nohut Oda'yı sevmedim. Onu da sevdim tabii ki... Daha kısmını Bazen Bahar doldurdu...

Bazen Bahar'da en sevdiğim hikayeler Domates Tohumları ve Yılbaşı Ağacı oldu... Nohut Oda kitabında ise Kız Kardeşim Handan hikayesi gönlümün tahtına kuruldu ♥

O kadar bizden hikayeler ki hepsi... İnsanın içine işleyen bir hüznü var. İnceliklerine hayran olunan bir anlatımı var... 
Mekanları da çok iyi işliyor karakterleri gibi... 
Bazen eski bir eşyanızı hatırlatıyor... Bazen Bahar'da değiş tonton yastık kılıflarıyla karşılaşmam hiç de tesadüfi değildi sanki. O kılıfın sarmaladığı yastık benimdi çünkü ♥

Melisa Kesmez  insanı tanıdık bir yolculuğa çıkarıyor ama ilmek ilmek dokuyor o yolculuğu... Tanışmadıysanız mutlaka tanışın.. Demedi demeyin ;)



Altıçizililerim;

* Az görüşen bir anne kız gibiydiler. Aralarındaki o bilindik anne-kız gerginliği sönmüş sanki kız uzaktayken, evleri ayırınca dişil öfkeleri durulmuş, daha geniş bir saksıya alınmış bir bitki gibi çiçek açmış ilişkileri, ferahlamışlar.

* Bir kadının kızı olmak ne müthiş bir şeydi. Kemerli bir burun da olsa, tek başına bir şeye benzemeyen bir işaret parmağı da, muhteşem annelerin bize sundukları bu kutsal hediyeleri ölene dek yanımızda taşıyacak olmamız, ne büyük mucizesiydi hayatın. Bu gizli alametleriyle hep "Sen bendensin" diyeceklerdi bize. "Benim hamurumdan, benim toprağımdan, benim kökümdensin. Aynı bahçenin mahsulüyüz biz." Bir kiraz ağacının sürgün verdiği yerden uzayıp günün birinde aynı çiçeği açması, aynı yaprağı büyütmesi gibi bir dalın ucunda...

* Anneden kızına yeraltı suları akıyordu. Kadından kadına akan incecik nehirler.

* Beklemek eziyet de olsa bir çocuk için hayatta kalmanın tek yoluydu bazen.

* Çocuk olmak bilmediğinin üzerinden atlamak, bildiğinle yetinmek, elindeki azıcık da olsa ondan bir hikaye yazmaktı. Evdeki bütün terlikleri uç uca dizip halının çizgilerinde yürüterek kocaman caddeler inşa etmekti mesela, buzdolabı kolisinden uzay mekiği yapmaktı, akşam sefasının tohumlarından, kozalaklardan, pisipisi otlarından tencere tencere yemek pişirip yalandan ziyafetler vermekti ev ahalisine. Bir dünya kurmak için bit kadar şeylerin yetebildiğine inanmaktı.

* İnsan talihsizlikleri gerektiğinde sineye çeken bir varlıktı.

* Bazen hayatta hiç beklemediğin bir anda karşına bir şey çıkar ve parmağını uzatıp bir şey gösterir sana.

* İnsan türü ancak kendini mahvedene hayran olur.

* Kadın olmak ne güzel şey. Hayatın yeşerdiği toprak olmak.

* Bazen gitmenin mi, yoksa kalmanın mı daha zor, daha hüzünlü, daha çekilmez olduğunu anlamamız için hayatın bize bunu bilhassa yaptığını düşünüyorum. İki seçeneğin de kurtuluş olmadığını anlamamız için.

* Yıllarca uzak düştüğümüz, aramıza handiyse bir hayat girmiş olanlar, hele bir vakitler kalbimizi çalanlar karşımıza çıkıverince böyle, aniden soruverdikleri sorulara verecek cevaplarımız ne kadar güdük.

* Zaman izleri siliyor. Uykuyla uyanıklık arasında gördüğün rüyalara benziyor geçmişte yaşadıkların bir süre sonra. Öfke diniyor. Bir vakit kalbini ateşiyle kavuran her şey, cılız bir mum alevine dönüşüyor.

* İnsan kabuklu böcek gibi bir şey. Baktı dışarısıyla baş edemiyor, kaçıveriyor içeri.

* İnsan birine yazdığı mektubu biraz da kendine yazıyor ya, aklını ve kalbini kağıda geçirip yüreğini boşaltırken sayfaya, uzaktan bakınıyor ya biraz da kendine... Temize çekmek belki, belki kendi halinde bir bahar temizliği...

* Temizlik yapan anne ile herhangi bir kutlamaya icabet eden anne arasındaki fiziksel değişimin keskinliği değme süper kahramanda yoktu.




Altıçizililerim;

* Her seferinde o kupkuru evleri daha ilk günden yaşayan bir yer haline getirmenin yollarını arıyorduk. Çünkü orayı bir an evvel senin kılman, seninle nefes alıp veren, sen kokan bir yer haline getirmen gerekiyordu. Sonsuz yuva arayışımızın kurallarından biriydi bu. Daha kolileri açarken başlıyordun mekânla arandaki boşluğu doldurmaya, bir örümcek gibi örüyordun ağını, duvardan duvara, odadan odaya.


13 Ocak 2024

Küçük Yuvarlak Taşlar / Melisa Kesmez


Üç yuvarlak taşın hikayesi desem ben bu kitaba...
Üç yuvarlak taş yuvarlandı yuvalarından desem belki de...
Nergis, Mehmet ve Elif taşa bürünmüşler desem mesela...
İsminin yakıştığı nadide kitaplardan biri de diyebilirim aslında...

Gülsüm gelse aklıma, sonra Evren... Sonra Lale, Şevket abi, Yasemin...
O taşlar çoğalsa...
Oldu mu sana "Küçük Yuvarlak Taşlar"...

Dedim ben size bu isim bu hikayeye çok yakıştı diye...
Hepsi bir sebeple yuvarlanmış, bu hayatta ait olabilecekleri bir yer ararken...

Bir gecede okunup bitirilen ama beynimde okumaya devam ettiğim, bitiremediğim kitaplardan "Küçük Yuvarlak Taşlar".
Parçalanmış bir aile öyküsü...
3 kişinin gözünden okuyoruz bu hikayeyi...
Nergis en uzun anlatanı... Evlat olmayı, eş olmayı, anne olmayı, anne olamamayı, sevgisizliği, sevgiyi, pişmanlığı, özlemi, hasreti anlatmış uzun uzun... Dertleşmiş... Temize çekmeye çalışmış hayatını...
Sonra Elif'in hikayesi; başka bir yerden almış hikayeyi, bambaşka yere farklı bir ruhla götürmüş...
Mehmet en masumu muydu bilinmez ama ortaya kendi gördüklerini, geçmişini, şimdisini bırakıvermiş... Kısacık bir hikayeyle...

Parçalanmış bir ailenin fertlerinin şimdisi, geçmişlerindeki anılarla ortaya serilivermiş işte...

Ben yine kitabın yan karakterlerine aşık oldum ama... Gülsüm'e... Her insanın hayatında yara bandı kılıfına bürünmüş bir insan olmalı ya... Gülsüm=yara bandı işte... Sevgisiyle insanları iyileştiren, olması gerektiği zamanda, onlar için hep doğru yerde olan kişi... Kendine merhemi olmayan ama sevdiklerine avuç avuç merhem dağıtan nadide insan... Çok sevdim ben Gülsüm'ü... Tüm kitap boyunca sarıldım hiç durmadan ona... Hele bir yer vardı ki, bir vedalaşma sahnesi... İşte orada içim eridi... Aynısını ben de yapmıştım bir zamanlar... Ahhhh cağnım Gülsüm...

Bir de Evren tabii ki... Küçücük bir anda kalbime yarası işleyen Evren...

Senenin ilk kitabı böyle keyifliydi işte...

Blogcuğuma yeniden dönmek için bir bahane oldu işte...
Nice zamandır yazmak istiyordum, olduramıyordum...
Geldim inşallah artık... 
Hepinizi çok özledim ♥




Altıçizililerim;

* Yorulmuştu ama yorulmanın durmak için bir gerekçe oluşturmadığı insanlardandı.

* Zaman, dedim içimden, demek öfkeyi yenmiş. Yumuşacık örtülerini örtmüş tatsız hatıraların üzerine.

* Çocuklar sağlam bir arıyordu büyümek için. Dünyanın tekinsiz halleri karşısında yanlarında durunca kendilerini emin ellerde hissettikleri birini. Onları bırakmayacak, onlara "Merak etme, ben buradayım" diyecek biri. Gönülsüz ebeveynlik bir çocuğun başına gelebilecek en fena şeydi.

* Annelikte kaçmak yoktu.

* Üzerine bir daha sevmeyince insan, kalbinin bir yeri tutunup kalıyordu o eski sevgilerin içinde. Artık acıtmıyor ama yine de izi muhakkak duruyordu.

* Büyük bir sevgiydi onlarınki. Büyük bir sevginin başına gelebilecek en büyük felaket gelmişti, yarım kalmıştı. Yaşanmamış, bozulmamış, en yoğun haliyle bir gün öylece geride bırakılmış, hiç eskimemiş, sadece hayal edilmiş bir aşk...

* Gönül boşken de güzel. Oh, mis, eşyasız ev gibi. Koştur dur. Ferah, sakin.

* Erken uyarısı ikinci bir ayrılık krizinden korumuştu beni. Bu bina yıkılır, demişti, yerleşmeyelim içine, gel, bahçesinde azıcık oturalım, dağılalım. Öyle bir veda.

* Birini sevince, o sevgiyi anons edine tamam sanıyoruz. Heves lazım, tamam, köpek gibi aşık olmak da lazım, illa ki başın dönecek, aklını yitirecek gibi olacaksın, onsuzluğu hayal edemediğin biçare bir hal gelecek üstüne ama bunlar uçucu, kaçıcı şeyler. Sonra çok iş var. Emek vermen lazım. Bazı şeyleri feda etmen lazım. Teslim olman lazım. Yer açman lazım. Taş üstüne taş koyman lazım. Sonra o ilişkiye gözün gibi bakman lazım, çürümesin, çökmesin, eskimesin. Ona hayatını vermen lazım. Bunlar yoksa heves balon gibi bir şey, sönüp gidiyor.

* İnsanla insanı bağlayan yegane şey sevmekten başkası değildi; ne olursa olsun, bir insanı eskimeyen, durduğu yerde kıymetlenen, olanı biteni unutturan bir sevgiyle sevebilmek varabileceğin en ğst mertebesiydi bu işlerin. 

* Hayatın bozmayı unuttuğu ya da ne yapsa bozamadığı insanlar vardı hala. Dünya arkalarında yıkılırken onlar kurbağalar gibi nilüfer yapraklarından seke seke sakince uzaklaşıyorlardı enkazdan, toz duman bulaşmıyordu onlara.

* Ağaç çiçeklenince suyunu kes ki meyveye dönsün.

* Normal şeylerin sıkıcı bulunduğu bir devre denk geldik sanırım. Müthiş bir oburluk çağı. Yeni insanın nefsi doymuyor. Sıradanı tükettik. Mutluluk dediğimiz şey sadece anlık. Lunapark treni gibi hızla çıkıp hızla inilen bir yer mutluluk.

* Gidenden açılan boşlukları ekseriyetle tekinsiz düşünceler dolduruyor, nasıl bir boşluksa artık mübarek dipsiz kuyu, düşün düşün, şu kadarcık olsun dolmuyordu.

* Annenin ölümü, alışması en zor şeylerden biri olmalı. Bizi taşıyan kabın devrilmesi gibi bir şey bu.





29 Nisan 2023

Dracula / Bram Stoker


Yine tarzım dışı olan bir kitapla buradayım 😉
Sağ olsun Blogger Kitap Kulübü / BKK  ve Nisan ayı kitabımızın ev sahibi Su'nun Harikalar Diyarı :)  Bu ay beni yine sınadınız yemin ediyorum :)))

Korku türü hiç bir zaman benim tarzım olmamıştır. Filmini sevmem, korku öğelerinden uzak dururum gibi gibi... Kitap türü olarak hiç denemede bulunmamıştım. Bu kitap bildiğim kült bir karakter üzerine üstelik... Ne olabilirdi ki 🙈  Denemeden bilemezdim, bahane bulmaya gerek yok diyerek okumaya başladım.

Kont Dracula karakterinin ilk ortaya çıkışı ve birçok filme / kitaba konu olmasının sebebi sanırım bu kitap. Bir yorumda öyle olduğunu okudum ancak çok dip bir araştırma da yapmadım üzerinde... Benimsememe hiç gerek yok nihayetinde :/ 

Kitabın oldukça sürükleyici olduğunu söyleyebilirim ve ana karakterlerin sayısının az olması bu kitabı hızlı okumamdaki sebeplerden en belirleyicisi... Kitap bazı mektuplar ve günlükler üzerinde ilerliyor ve bazı olayları günlükler sayesinde farklı bakış açıları ile okumak konuyu daha da güzel hale getiriyor.  Yaşasın diyorum, Kont Dracula'yı bu kadar ayrıntılı bir şekilde ne de güzel hayallerime oturttunuz 😄 Ellerin dert görmesin Bram Stoker :)

Konu olarak çok detaya girmeyeceğim... Kitabımız Avukat Jonathan'ın Dracula'nın şatosuna bir mülk edinimi için hukuki işler sebebiyle gitmesi ve onun o farklı, korku dolu hikayesini keşfetmesiyle başlıyor. Diğer tarafta o dönemde nişanlısı olan Mina ve yakın arkadaşı Lucy 'nin birbirlerine yazdığı günlük tarzı mektupları okuyoruz. Lucy'nin ilginç bir şekilde hastalanmasının ardından Doktor Seward ve profesörü Van Helsing Lucy'nin hastalığını araştırmaya başlarlar ve Van Helsing sayesinde korkunç gerçekle karşılaşırlar... Ve Kont'u yakalamak belki de  hayatlarını, en çok da dünyayı kurtarmak için tek çareleridir. Jonathan, Mina, Doktor Seward,  Van Helsing, Arthur ve Quincey inanılmaz ve zorlayıcı bir maceraya girmişlerdir artık...

Kitap bitince anladım ki ne kadar sürükleyici bir kitap olursa olsun ben korku türünü okuyamıyorum, tırsıyorum... İlk başta geceleri yatmadan önce okuyordum, kabuslar basmaya başladı vazgeçtim... Orda burda farklı zamanlarda okuyordum kitabı. Bir gece Oytun'u beklerken arabada okuyordum, çok da kaptırmışım sanırım kendimi... Tam kulağımın dibinde bir öksürmeyle arabanın tavanına başım çarptı yeminle, öyle zıplamışım :))) Yoldan geçen bir adamın öksürüğünü nasıl algıladıysam artık :))) Uçuk bile çıkardım, siz anlayın gerisini :)) Kitabı bitirdim bitirmesine de işte o bitirme konusunu gelin bir de siz bana sorun... Eeee niye bırakmadın Şebo derseniz merak kediyi öldürürmüş :)))

Son sözüm; tırsmıyorsanız okuyun :))))


Altıçizililerim; 

* Hiç kimse gecenin acısını çekmeden, sabahın yüreğine ve gözüne nasıl da tatlı ve değerli gelebileceğini bilmez.

* Kendilerine ait olduğu sürece, bir tas sıvının deniz olduğuna inanacak insanlar var.

* Duygudaşlık gerçekleri değiştiremese de onları daha dayanılabilir kılmaya yardım edebilir.

* Gerçek Tanrı bir serçenin düşüşünü bile önemser, fakat insan gururundan yaratılan Tanrı, kartalla serçe arasındaki farkı göremez.

* Nedimeler, gelinin gelişini bekleyen gözleri memnun eder; ama gelin yaklaştığında nedimeler, o gözlerde ışıldamazlar.

* Başarılarımızdan değil, başarısızlıklarımızdan ders alırız!

* Doğa iyi ruh hallerinin birinde, ölümün bile kendi neden olduğu dehşetlere çaresi olmasını buyurmuştu.

* Açık fikirliliği yok eden, yaşamın sıradan unsurları değil, tuhaf şeyler, olağandışı şeyler, insanı deli ya da akıllı olduğu konusunda kuşkulandıran şeylerdir.

* Biz kadınlarda, annelik ruhunu çağıran küçük olayların üstesinden gelmemizi sağlayan anaç bir yön var...

* Gözetlenmedikleri sürece, insanlara güvenilememesi çok kötü.







5 Nisan 2023

Blogları Canlandırma Projesi / BCP ♥ MART


Sevgili Deep ve bir grup blogger arkadaşımız uzun süredir bu etkinliği yapıyorlar. Sık sık görüyorum ama temaları nedir, kimler var, nasıl yapıyorlar hiç bilmiyordum. Taaa ki geçen aya kadar. 
Bu ay ben de size katılmak istiyorum deyince sağolsun Deep hemen Mart ayı temasını söyledi ve ben de okumalarımı ve izleyeceğim filmi belirledim. Kolay bir temaya denk gelmişim, bu ayrıca sevindirici bir konuydu kesinlikle 😀

Mart ayı teması "kadın yazarlar ve polisiye" idi. Kitaplarımı okunacaklar arasında bekleyen kadın yazarlardan seçtim, filmi mi de polisiye seçtim. Hoş o konuda biraz tereddüdüm var gerçi ama vallahi filmin içinde polis var :)))

Bu aralar elimden geldiğince gördüğüm etkinliklere katılmaya çalışıyorum. Biraz hayatıma renk gelsin hem de bloga yazmak için bahanem olsun modundayım... Bu sene leyla gibiyim, odaklanmakta güçlük çekiyorum ve sorumluluk almaktan kaçınıyorum. Bu konuyu da bilahare anlatayım hatta size... Bak yazmak için bir sebep daha buldum 😉


Etkinlik için ilk okuduğum kitap Nazlı Eray'a ait Farklı Rüyalar Sokağı oldu. Okuduğum 2. kitabı aslında. Hayal gücünün sonsuzluğunu sevmiştim o kitapta, bu kitapta da yanıltmadı sağ olsun beni... Okuması kolay, çok eğlenceli bir yazım tarzı var.

Bu sefer Eva Peron'un peşinden gidiyoruz... Bir erkek melek her gece istisnasız ziyaretleriyle bir masal gibi anlatıyor her gece... Çocukluğunu, Peron'un nasıl eşi olduğunu, hastalığını... Sonra mumyalanışını ve doktor Pedro Ara'nın ona nasıl aşık olduğunu... Mumyasının nasıl kaybolduğunu...

Diğer tarafta Makbule hanım ve  oğlu Raif... Babasını klonluyorumsu bir şeyler yaptırıyor ünlü bir doktora. Ruhunu yeni bir bedene nakledecekler... Olur mu ki...

Diğer tarafta başka bir kadın... Gözleri görmüyor.. Doktor doktor geziyor...

Rüyalar, gerçekler birbirine karışmış.. Hangisi gerçek hangisi rüya hangisi uydurma farkında olmadan sayfalarca ilerliyorum... 
Bir yandan eğleniyorum...
Bir yandan merak ediyorum...
Zaman mefhumu yok... Oradan oraya savruluyorum...

Nazlı Eray ilk okuduğum Arzu Sapağında İnecek Var kitabında da aynısını yapmıştı bana...  Okuyacaksanız çok edebilik beklemeyin bence...Cafe Retina'nın yumuşak zemininde her an bir göz damlası ile düşmek hissi için tercih edebilirsiniz ama 😀

Altıçizililerim;

* Büyülü gece ise artık yalnızca hiçbir şeyini göstermeyen bir karanlık benim için. Işıklarını seçemediğim, sivriliklerini, köşelerini ve dönemeçlerini göremediğim bir dünya.

* Seni bir genç kızken bırakıp gitmiştim. Şimdi serpilmiş, yüzüklü, bilezikli, kaprisli, nazlı bir kadın gibi olmuştun. Gece olunca takıların ışıl ışıl yanıyordu.  (bu tanımı İstanbul için yazmış yazar)

* Dünya, insanlar beyinlerinde onu nasıl algılarlarsa, öylece gelişip gidiyordu.

* Ölüm böyle bir şey işte. Bir durağanlık, unutulmayı beklemek.

* Gece havası ağır olur zaten. Eski, sararmış fotoğrafların rengi gibi...

* Bir başkasının gözünden dışarı bakmak. Bir başka gözden dünyayı görmek... Tuhaf bir duygu, değil mi?




Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi Ece Temelkuran'a yeniden ısınmaya çalışma kitabı benim için... Öyle çok kitabını okumuş değilim ama ısınamadım bir türlü. Belki yanlış bir ana denk gelmiştir diye şans tanımak istedim tekrar. Doğru bir kitap seçimi miydi hala bu konuda kararsızım aslında...

Bu kitabı alırken birbirlerinden farklı birçok kuşa ithaf edilmiş bir öykü kitabı okumayı hayal ediyordum. Ancak Temelkuran hayalinde birbirinden eksantrik kuşlar oluşturmuş ve onlara ait bir şecere çıkartmış... Nerde, ne zaman sorularını yanıtlamış. Cinslerine ait özelliklerini vermiş. Onları en ilginç özellikleriyle tasvir etmiş... İnsanlarla olan ilişkilerini hatta insanların onlara hangi anlamlar yüklediklerini de eklemiş... Aslında inanılmaz bir hayal gücü eseri diyebiliriz bu kitaba...

Dişli bülbül, geçmiş gün leyleği, kulaklı turna, gelgeç gönül kumrusu gibi yaratıcı isimler koymuş her birine.  Bir oturuşta bitirilecek bir kitap gibi dursa da aynı tarz anlatımıyla bazen sıkıldım ve zamana yayarak okumanın daha zevkli olacağına karar verdim. Böylece algılarımı yanılttım bir derece...

Her bir kuş M.K.Perker tarafından da resmedilmiş kitapta. Çizimler anlatımdan bağımsız olarak bakıldığında fevkaladenin fevkinde aslında. Ama anlatımla birleşince bazı benzeşmezlikler özellikle renklerdeki uyumsuzluk göze çarpıyor olsa da bunu göz ardı etmeye çalıştım. Perker çizimleri gönlümde torpillidir çünkü 😉

Her şeye rağmen keyifli ve üzerinde kafa yorulabilecek bir okumaydı... Sanırım beğenip beğenmemek ne beklediğimizle alakalı...

Altıçizililerim;

* Çoğumuzun en güzel çocukluk fotoğrafları onların uçuşuyla, bizim de pırpır eden yüreğimizle güldüğümüz anlarda çekilmiştir. Her kuş her insana bir parça uçmak hediye eder çünkü.

* Bütün varlıklar ancak tek başına kaldığında güzellikler yaratabiliyorlar. İnsan kendine şunu soruyor: Hem başkalarıyla yaşamak hem de yaratmak mümkün mü?



HOLY SPIDER (2022)

Polisiye teması için seçmiştim bu filmi ama çok uygun olmadı sanırım :))  Ama yine de kısmi olarak bir polisiye söz konusu olabilir. Sonuçta bir yakalamaca var hikayemizde...

Bu aralar İran sinemasına yakınlık duymaya başladım. Elimden geldiğince de o yöne doğru kaymaya çalışıyorum. İzledikçe hoşuma da gidiyor. Hatta her ay mutlaka bir tane listeye sokmaya çalışacağım gibi bir karar aldım... Abartmadan, kararınca...

Filmimiz İran'ın kutsal kenti Meşhed'de geçiyor... Daha doğrusu hikaye orada geçiyor da diyebiliriz. İran hükümeti film çekimlerine izin vermediği için Lübnan'da çekilmiş film.  

2000-2001 yılında İran'da gerçek bir seri katilin öldürme hikayesine odaklanıyor. 16 kadını öldürmekten yakalanıyor Saeed ve filmimiz Saeed'in bu cinayetleri işlediği zamanı ve yargılanma sürecini konu alıyor. Gerçek katilin nasıl yakalandığına dair bir fikrim yok ama yönetmen Ali Abbasi tamamen kurgu olarak kadın bir gazeteciyi olayların peşinden sürüklüyor ve onun gözünden olayları takip etmemizi sağlıyor.

Saeed (Mehdi Bajestani) 'e dışarıdan baktığımızda gayet sakin, çocukları ve ailesine düşkün bir baba olarak tanımlayabiliriz aslında. Evin içerisinde kılıbık dersem hiç yanlış olmaz :)) Ancak sokaklardaki hayat kadınlarına karşı aynı sakinlikte değil. Hatta gerçekleştirmiş olduğu cinayetleri inançlarına bağlayarak sokakları temizlediğini düşünüyor. Bir seri katil için öyle çok zeki bir adam olduğunu da söyleyemeyiz aslında. Saeed'in bu durumu film boyunca dini için ve  İmam Rıza  adına işlediğini söylese de bir arkadaşıyla yapmış olduğu sohbetten yakalayabiliyoruz bu kötü ruh halini... Eski bir asker olduğunu anladığımız katil, şehit mertebesine yükselemediği için bu şekilde görünür kılınmaya ve dini inançları gereği yaşadığı yeri temizlemeye çalışıyor olarak yorumlayabilirim çok rahatça...

Bu kadar gerçekliğin yanında kurgusal olarak filme dahil edilen gazeteci Rahimi (Zar Amir-Ebrahimi) cesur ve gözü pek bir kadın olarak çıkıyor karşımıza... Hatta Örümcek Katili olarak anılan katilimizin peşine düşebilecek kadar... Dinin, siyasetin ve hatta toplumdaki kadının yerinin anlatılması için kurgulanmış bir karakter olduğu hissine kapıldım filmi izlerken...

Filmin sonunu tabi ki söylemeyeceğim ama Saeed gibi insanların ve onların düşünce tarzının kökünün kazınamayacak olmasını hissetmek oldukça yaralayıcıydı.

İran sinemasını sevmeye başladım demiştim ya size filmi anlatmaya başlarken, bunun en büyük sebebi oyunculukları aslında... Oldukça doğal tarzları bunun ilk sebebi olmakla birlikte dramı çok boğmadan izleyiciye geçirişleri yansal sebeplerimden...

Sonuç olarak ben bu filmi SEEEVVVDDİİİMMMMMM ve bu tarzdan hoşlanıyorsanız mutlaka izleyin diyebileceğim filmlerden...

Görüşmek üzere 👋


4 Nisan 2023

Veba Geceleri / Orhan Pamuk



Bu sene zincirlerimi kırıyorum mudur nedir 😍
Bu blogta "OKUDUM SENİ" serisinde Orhan Pamuk'un bir kitabının yer alması gerçekten benim için büyük bir olay. Gerçekten bak 😎 
Okuma manifestomda fosforlu bir ✅
Level atladım yahu :)))))

Bugüne kadar sadece bir deneme yapmıştım bu konuda ve büyük debelenmeler sonucu pes edip bir kenara koymuştum. Bir daha da denememiştim... Bu seneye kısmetmiş diyeceğim ama bana kalsa denemezdim bile... Sağ olsun blogger ve blogger kitap dostları 💙

Evet bu kitap Blogger Kitap Kulübü / BKK 'nün Mart ayı kitabıydı ve kitap seçimi Okuyan Koala bloguna aitti... Kitabı gördüğümde ben Mart ayında kendimi muaf tutayım diye düşünürken baktım ki kitabı galeyana gelip almışım... Orhan'dan korkan Pamuk olsun diyerek de kitabı okumaya başladım sanırım :)))

Veba geceleri Osmanlı'nın çöküş dönemlerinde Abdulhamit döneminde geçiyor... Minger halkının yaşadığı, Mingerce'nin konuşulduğu, Akdeniz'de bir ada hayal edilmiş ve adına da Minger Adası denilmiş... Hatta yazar bu adayı öyle bir hayal etmiş ki kitabın ilk sayfasına da adanın bir haritasını konduruvermiş... Tüm resmi binalar, tekkeler, camiler, kiliseler hatta romanda geçen tüm önemli kişilerin evleri tek tek kondurulmuş harita üzerine... Gerçekmiş gibi... Sanki kızım sana söylüyorum gelinim sen anla der gibi bir ada hayal etmiş ama o dönem tarihini o adaya giydirmiş gibi...

Konusu ise kitabın adından da anlaşılabileceği üzere bir veba salgını... Minger adasında başlayan salgın için Abdulhamit, salgınlar konusunda uzmanlaşmış sağlık başmüfettişi olan Bonkowski Paşa'yı görevlendiriyor. Fakat Paşa tam adayı tanıyıp salgınla ilgili çalışmalara başlıyorken aniden öldürülüyor. Bu sefer de hem Paşa'nın ölümünü araştırmak hem de salgınla ilgili çalışması için Doktor Nuri'yi ve eşi  (aynı zamanda Abdulhamit'in yeğeni) olan Pakize Sultan'ı adaya yönlendiriyor. Yanlarında Pakize Sultan'ın koruması Kolağası Kamil'le... 

Salgının ilk aşaması reddetmeler, konduramamalar yerini korkuya bırakıyor... Ve ardından bilim insanlarının ve dönemin siyasileri arasında çekişmeler, inatlaşmalar... Halkın bir çok yasağa uymaması... Yolsuzlukların, hırsızlıkların artması... Adadan kaçak kaçanlar... Kaçmayanlar ama hiçbir şey olmamış gibi davrananlar... Vebalı ölülerin saklanması... Hatta bazı dönemlerde önemli kişilerin bu hastalığa yakalanmalarının saklanması... Para cezaları... Sokağa çıkma yasakları...

Size bir yerlerden tanıdık geldi mi? Bana çok tanıdık geldi... Hele ki ilk okulların kapatılması mevzuu... Hah dedim Orhan Pamuk tarih tekerrürden ibaret cümlesini doğrulamak istemiş anlaşılan...

Bir taraftan salgınla uğraşadursunlar bir yandan da bağımsızlığını ilan ediyor Menger Adası Kolağası Kamil'le... Adanın ilk Cumhurbaşkanı oluyor Kamil.. Kısa süre içinde vebadan ölünce Pakize Sultan kraliçe bile olur... Bir padişah yeğeni (tamam altta yatan bir çok sebep var) Osmanlı Devletine karşı... Sanki abartmış dediğim kısımlar işte...

Kitapta çok güzel aşklar da var... Doktor Nuri ile Pakize Sultan - Vali Sami Paşa ile gizli aşkı Marika -  Kolağası Kamil ile Zeynep...
Salgının arasına sıkıştırılmış, kitaba muhtemelen renk katacağı düşünülmüş... Farklılıkların getirdiği bir uyumla oluşmuş aşklar... Ama gelgelelim yazarımız öylesine geçiştirmiş ki bu aşkları, üzerine destan yazılabilecek bir sürü kaynak varken elinde sadece ara ara bir kırıntı gibi serpivermiş... 

Anlayacağınız konu muhteşem, sizi oradan oraya zevk ile sürükleyecek bir hayal gücü ama duygu yoksunu anlatımla bir türlü kendini kaptıramama hali... Naçizane fikrim budur bu kitapla ilgili...

Bir de hemen bir şey daha belirtmeden edemeyeceğim... Eğer bu kitabı pandemi gibi bir olayı yaşamadan okumuş olsaydım muhtemelen bu kadar içselleştiremezdim diye düşünüyorum... Okuduğum birçok karantina kuralı çok ütopik gelirdi eminim. Beni bu kitaba bağlayan en büyük sebep salgındı diyebilirim... Hatta gereksiz bazı bilgi aktarımlarına katlanma sebebim de olabilir...

Bu kitap evet Orhan Pamuk ile bir nevi tanışma kitabımızdı ama biraz daha kaynaşmaya ihtiyacımız var kendisiyle ilgili önyargılarımı kırmak için.. İlerleyen günlerde en sevilen kitaplarından birini okumaya girişirim belki ;)

En yakın zamanda görüşmek üzere....


Altıçizililerim;

* Karantina, halka rağmen halkı eğitip, onlara kendi kendini koruma hünerini öğretme işidir.

* Tarihi hikayeler ne kadar "romantik" iseler, o kadar doğru değildirler ve ne kadar "doğruysalar" -ne yazık ki- o kadar da romantik değildirler.

* Eğer adada Rum Ortodokslarla Müslümanlar, devlet ile vatandaş, okumuş zengin ile fakir fukara göçmenler arasındaki öfke ve haset olmasaydı ve ortak bir milli ruh yaratılsaydı, karantina ta baştan tutardı.

* Aslında zengin, okumuş Rumların dışında adanın büyük çoğunluğu kaçmıyordu. Müslümanların çoğu, vebanın ne kadar bulaşıcı olduğunu kavrayan küçük azınlığı bile kalıyordu. Bugün, yüz on altı yıl sonra bunu parasızlık, imkansızlık, alakasızlık, kadercilik, korkusuzluk, din, kültür gibi nedenlerle açıklamak ne kadar doğrudur?

* İnsan felaketin daha büyümeyeceğine, en sonunda bütün salgınlar gibi bunun da sönüp gideceğine, kimsenin görmediği bir köşede, hiç dışarı çıkmadan bir süre oturup beklerse başına bir şey gelmeyeceğine kendini inandırabilirdi. 

* 1900'lerin ilk çeyreği, karşılaştırmalı olarak söylersek, insanoğlunun birbirine en çok kurşun sıkıp yaraladığı vahşi bir dönemdir. Kendi kendini dolduran makineli tüfek ile ona karşı koşmayı göze alan milliyetçi vatanseverliğin aynı dönemde keşfi ve hızla yaygınlaşmasıdır bunun nedeni.

* Bütün hayatını saraylarda geçirmiş Pakize Sultan'a göre aşkın en büyük kanıtı kadınla erkeğin duygularının olumlu ve anlayışlı olması kadar, derinliği ve hakikiliğiydi. 

* Bir tarih kitabındaki kişileri sevmemiz ya da onlardan nefret etmemiz zordur. Ama romanları okurken bu duygulara kapılabilirsiniz.

* Bir milletin kaderinde bu kadar vahim bir dönüm noktasında kendimizden bahsetmek zuldur.

* Sıralarını beklerken aralarında hafiften itişmeye, üç dilde küfürleşmeye başlamışlardı bile. Kimine göre oradaki bazıları kışkırttığı için, kimine göre de ancak birbirleriyle herkesin önünde küfürleşerek dövüşürken toplumun sevgisini kazanabildikleri ve başka bir şey de bilmedikleri için.


28 Şubat 2023

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin / Tezer Özlü


Uzun zaman oldu bu yakalara uğramayalı...  
Uğramak içimden gelmedi diyemem ama elim kolum kalkmadı yazı yazmak için...
İlk olarak kendi yılgınlıklarım sebepti sonra da ülkece enkazın altında kalmamız. Daha da uzun bir süre dönemem diye düşünürken depresif hallerimle bir yere varamayacağımı, sessiz kalmakla kendimi daha kötü hissettiğimi fark ettim bugün.  Yeniden bir yerlere tutunmam, anlatmam, belki biraz saçmalamam, enerjimi yükseltmem gerekiyor elimden geldiğince...

Henüz içimdekileri dökebilmem için zamana ihtiyacım var ama bu havadan sudan, okuduklarımdan, izlediklerimden konuşmak için bir engel değil... Hatta iyi bir başlangıç bile olabilir.

Geçen sene sonlarına doğru dövüşürken hanımefendi değilim 'in başlattığı Blogger Kitap Kulübü / BKK için ben de varım demiştim. Ve burada olmadığım süre içerisinde de aylık okuma planına uydum aslında. Sadece yazmaya, yorumlamaya, katılımcı arkadaşlarla hasbıhal etmeye katılamadım. Hazır başlıyorum demişken en azından Şubat ayı kitabını zamanında yetiştireyim istedim. Geçmiş aylardaki yorumlayamadığım kitapları da bir ara geriye dönük anlatabilirim umarım.


Bu ay, ev sahibimiz Özlem bizim için bir Tezer Özlü  kitabı seçmişti.  Yazarla ilk tanışma kitabım aynı zamanda.  

Tezer Özlü ile ilgili kısıtlı bilgilerim vardı sadece. Bu kitabı elime aldığımda yazım diliyle tanışacağımı düşünmüştüm ama sadece yazım diliyle değil kendisiyle de tanıştım diyebilirim. Çünkü kitap yazarın yurtdışındayken Türkiye'deki dergilere yazdığı yazılardan oluşturulan bir derleme imiş. Edebiyattan, festivallerden, sinemadan, tiyatrodan, kendi görüşlerinden oluşan yazılarını okurken haliyle kendisi, duruşu, donanımı, fikirleri ve tarzıyla ilgili bilgi de ediniyorsunuz. Arada geçen ufak bahislerde bu da ne acaba diyerek bol bol google ziyaretleri de kendisi ile ilgili dağarcığımı genişletmeme sebep olmuştur tabii ki..

Bu kadar sanatla iç içe olmasına ve kendini bu kadar donanımlı hale getirmesine hayran kaldım kitabı okurken.  Bazı yazılarında bizim blogların havasını aldım bile diyebilirim. İzlediği bir eseri yorumlaması ve bu işi yaparken samimiyetini katması beni bu duyguya sürükledi belki de...

Kitabı okurken bir de eski zamanlardaki sanat eklerindeki yazıların ne kadar dolu dolu olduğunu da anımsadım. Şimdilerde gazetelerde bu tarz yazılara rastlamak oldukça zor. Zor olmakla birlikte riskli de... İçinde magazin yok, dedikodu yok, sansasyon yok... Batarlar vallahi iki günde.

Bazı filmler not aldım. Muhtemelen izlemişimdir ama üzerinden çok zaman geçtiği için konularını hiç hatırlamıyorum.  Özellikle Sürü ve Hakkari'de Bir Mevsim  filmlerini buraya da not edeyim ki unutmayayım izlemeyi.

Kitabı okurken  Kafka ile meslektaş olduğumuzu öğrendim. Sigortacıymış o da... Buna hem şaşırıp hem de mutlu oldum :)

Kitapla ilgili  olumsuz düşüncem ise biraz yayınevi ile alakalı aslında. Bir çok yazı aslında güncelliğini yitirmiş durumda. O yazı yazılan dönem için oldukça değerli. Örneğin bir festivalle ilgili her detayı vermiş Tezer Özlü ya da bir ödül töreni ile ilgili. Sıkı bir arşiv çalışması hatta bu tarzdaki yazıları. Meraklısı için bulunmaz bir nimet. Sırf kitap yapacağım diye bu yazıları toparlamak, var olanı yeni bir şey gibi sunumunu yapmak... Oturmadı çok kafama işin açıkçası... Ve dediğim gibi bu tarz yazıların bazı kısımlarında da oldukça sıkıldım okurken... Bunu da belirtmek isterim...

Kendinize iyi bakın. En yakın zamanda yeniden görüşmek üzere....


Altıçizililerim;

* Bürokrasi ve iş çarkının, yüzyılımız insanını böceğe ya da "robot" a dönüştürdüğünü, hepimizin birer  "Gregor Samsa" olduğumuzu kavrayamazsak, biz dünyaya değil dünya bize bakıyor olmaz mı?

* Bugünün insanının üç uzvuna gereksinimi var: 1) Akıl için kafaya 2) Duygu için yüreğe 3) Omurgaya: Bu da kimse önünde sürünmemek için.

* Bir filmi sevmek ne demek? O filmden etkilenmek, o filmi düşünmek, o filmi unutamamak demek.

* Türkiye'nin ithal edecek en önemli ürünü edebiyattır. (Aziz Nesin)

* Yaşanılacak bir yaşam vardır. Üzerine binilip dolaşılacak bisiklet vardır. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak günbatımları vardır. 






30 Kasım 2022

Babalar ve Oğullar / İvan Turgenyev

 


İlk defa bu kadar sıcağı sıcağına bir kitabı buraya aktarıyorum sanırım. 
Sebebi de dövüşürken hanımefendi değilim 'in başlattığı ve Kasım ayında da Şule'nin ev sahipliğini yaptığı Blogger Kitap Kulübü / BKK efenim... Ha bugün başlarım, ha yarın başlarım dediğim kitabı yaklaşık 3 gün önce elime aldım ve az önce de son bölümünü bitirdim 💗 Bahtiyarım bu sebeple 😃

Genel olarak bu kitap okuma etkinliklerine kısmi mesafeliyimdir aslında ben. Evet katılmak isterim ama kendimi zaman kısıtlamasına sokmak istemem, biraz tutulurum, ihmal ederim falan derken bir türlü olmaz. Bu sefer yakaladım ama, vakti saati bu yaşlarıma kısmetmiş demek ki... Hoş bu etkinliğin de ilk 2 ayını kaçırdım, düşünün bendeki uyuşukluğu 😄😄 Neyse geç olsun güç olmasın demişler...

Gevezeliği bırak Şebo diyerek kendime, kitaba geçiyorum şimdi... Sonra yeniden gevezelik ederim elbet...

Rus Edebiyatının önemli eserlerinden biri "Babalar ve Oğullar". Nihilizm konusunda da ilk yazılmış kitap sanırım. Bu arada Nihilizm nedir konusunda bu kitabı okuyuncaya kadar hiç bir fikrim  yoktu, meğer nihilizm hiçlik, yokluk anlamına geliyormuş. Hiçbir şeyi kabul etmemek, diğer anlamda da her şeyi reddetmek gibi bir şey... Ve ben tüm bunları öğrenirken de ergenliğin bir döneminin Nihilizm rüzgarlarından bilmeden nasibini aldığını da düşünmedim değil tabi... Malumunuz hayatımızın bir dönemi her şeyi reddetmekle geçti ister istemez...

Kitabımızda da iki gencimiz var ana karakter olarak. Deneyimli Nihilist Bazarov ve yeni tanıştıkları halde tıfıllığıyla Bazarov'un feci halde etkisinde  kalmış yavru Nihilist Arkadiy...  Olaylar döngüsü de Bazarov - Arkadiy kafadarlarının  aileleri ve 3. bir aile olarak da aşık olunabilecek tüm niteliklere sahip Madam Odintsova 'nın minik ailesi içerisinde geçiyor...

Nihilizm baskın karakterimiz Bazarov'un düşünceleri üzerinden ortaya dökülüyor. Aileleri vasıtasıyla da o dönem Rusya hayatının bir özeti sunuluyor kitap boyunca. Ve inanılmaz bir kuşak çatışması... Kestane kabuğundan çıkmış da, kabuğunu beğenmemiş misali...

Ve tabii ki aşk... İnsana olmayacak şeyler yaptıran güce sahip o duygu... Aşk ile tanışmalarıyla ne denge kalıyor bizim kafadarlarda ne de hiçlik duygusu tabi...

Bu arada kitapta en sevdiğim karakter benim Bazarov'un babası Vasiliy İvanoviç oldu... Onun o askerlikten ufak bir köy doktoru ve aynı zamanda çiftçi hayatına dönüşü, karısını ve oğlunu idare ediş şekli, oğluna olan sevgi şekli, kimi zaman yapışkan kimi zaman hayalet gibi  sevdiklerine tutunma şekli... İçime en yakın gelen karakter oydu diyebilirim.

Kitabın dili gayet sade ve akıcı. İşin gerçek tarafını söylemek gerekirse bu kadar sadelik beklemiyordum bir klasikten. Turgenyev'i çok rahat okuyabileceğimi fark ettim bu kitapla beraber. Rusların birden fazla isimleri olması biraz kafa karıştırıcıydı sadece. Bir insana neden çeşit çeşit seslenir ki insan zaten 😄 Sonra alıştım ama...

Bir de bu kitabın önsözü çok güzeldi ki Doğan kitap yeni basımlarını Yekta Kopan'ın önsözüyle yayınlamış ve şahane olmuş diyebilirim. Kitaba bir ısınma turu niteliğinde, seveceksin sen bu kitabı diyerek sırt sıvazlama şeklindeydi önsöz....

Bendeki hissiyat işte bu şekilde... Klasiklerden çok haz alamayan ben bu kitap ile birlikte ufak bir inat kırılması yaşadım sanırım... Darısı diğerlerinin başına...

Sizde bize katılmak isterseniz lütfen bir tık tık yapın ve ben de geliyorum deyiverin yeter... 
Dostça ve hoşça kalın efenim 💗



Altıçizililerim;

* Yeryüzünde genç ve güzel bir anne ile kucağında sağlıklı çocuğu kadar büyüleyici bir şey daha var mıdır sahiden?

* Önemli olan , iki kere ikinin dört etmesi, üstü hep boş.

* Tabiat, bir tapınak değil, imalathanedir, insan da onun içerisinde bir işçi.

* Yalnız aptallar, bir de akıllı geçinenler zaman kaybeder.

* Bedenimizdeki hastalıkların nelerden kaynaklandığını aşağı yukarı biliriz, ahlaki hastalıklarımız da kötü eğitim ve küçüklükten kafamıza doldurulmuş boş şeyler yüzünden yani toplumun çarpık düzeninden ötürü ortaya çıkar. Toplumu düzeltin, hastalık da kalmaz.

* Malum, zaman bazen kuş olur uçar, bazen kurt olur sürünür ama insan en çok, zamanın hızlı mı yavaş mı geçtiğini fark etmediği anlarda iyi hisseder kendisini.

* İnsan dediğin varlık ipin ucunda asılı gibidir, altındaki uçurum her an yutabilir kendisini ama o bununla da yetinmez, bir sürü iş açar başına, kendi elleriyle mahveder yaşamını.

* İnsanın anlamadığı şey yoktur, eterin titreşmesini, güneşin yapısını hep anlar ama gel gör ki bir başkasının kendisinden farklı sümkürüşünü anlamak gelmez elinden.