12 Nisan 2014

hayat bir köprüyse....



Her yeni olay, hep yeni düşüncelere gebedir ya...
Bizde de öyle oldu...
Erken ergenusum hayat çok zor söylemlerine nihayet pozitiflik kattı ve ilk defa erkek olduğuna şükretti :))))
Senelerdir "kadınlık zor zanaat" dedim dedim, erken ergenusuma da bunu dedirttim ya kendimi tebrik ediyorum :))
Şaka vallahi, hiç öyle bir niyetim yoktu ama en organiğinden durumun farkına vardı...
Tabi ki kendi bakış açısıyla :))))

Lafı uzatmayalım, sizi dialoğumuzla başbaşa bırakalım...  Burada bahsi geçen -A- Anne (yani ben), -EE- erken ergenusum olmakta :)))))) Tabiki ilk önce girizgahı halledelim ;)

Olay bir bebek ziyaretinde olmuştur... Arkadaşımın annesi doğuma gelemediğinden dolayı hastanede nöbetleşe kalma görevini halayla birlikte biz üstlendik. Sabah yeni bir nefesin gelmesiyle haliyle heyecanlandık, mutlu olduk... Akşamüstü de erken ergenusum geldi hastahaneye, bebeği görmeye....
Tam da altını değiştiriyordum bu sırada....

-EE- Aaaaa anne ilk defa göbek bağı görüyorum... Kuzularınki upuzundu, bunun ki kısa... Aaaaa plastikde takmışlar... Benimki nasıl düzeldi anne...
-A-  Biraz zaman geçince bu göbek bağı düşüyor annecim, yara kabuğu gibi aynı....
-EE- Aaaaa düşüyor mu ?
-A- Seninkini hala saklıyorum ben, biliyormusun? Anneannende benimkini saklamış hatta ikimizinki yanyana evde :))
-EE- Eve gidince hemen göster bana....
-A-  Peki :)
-EE- Ayakları buruş buruş... Aynı ihtiyar gibi....
-A-  Yeni doğdu annecim, ondan... Yarın oda düzelecek...
-EE- Ben doğduğumda da bu kadar çirkinmiydim...
-A-  Annecim bütün bebekler güzeldir, sende çok güzeldin :)))

Bu böyle uzar gider.....

Sonra efenim hastahaneden çıktığımızda;

-EE- Anne biliyormusun ben çok şanslıyım....
-A-   Neden böyle dedin şimdi ?
-EE- Erkek olduğum için, niye olacak...
-A-   Erkek olmanın şanslı olmakla ilgisi ne peki ?
-EE- Niye olacak anne, ben bi sünnet oldum. İğne vurdular, hiç acımadı. İğnenin etkisi geçince de azıcık acıdı, bitti gitti... Ama annelerin öyle mi baksana.... Karnında nasıl kesik var kimbilir, kıpırdayamıyor bile... Bebeğini bile emziremedi, sen tuttun onu karnına değdirmeden... Çok zormuş anne... Hani kırmızı başlıklı kızda kurtun karnını kesip nineyi çıkartıyorlardı ya, o kötüydü ona üzülmemiştim... Ama annelere de öyle oluyor baksana...
-A-   Annecim ama anneler bebekleri oluğu için o kadar seviniyorlar ki, hiç acı çekmiyorlar. Evet biraz ağrıları oluyor ama oda hemen geçecek...
-EE- Yok yok anne, ben çok şanslıyım... İyi ki kız olmamışım.... Sende böyleydin dimi...
-A-   Evet annecim bende seni böyle doğurdum, sende minnacıktın böyle...
-EE- Ben olsam doğurmazdım...
-A-   Ama iyi ki doğurmuşum seni, şimdi ne güzel birbirimize arkadaş oluyoruz... (ama bu arada şeytan bu ya dürttü işte... çiçek böcüklükten kıssadan hisseye geçmek lazım der anne)
         Beni üzmezsin artık herhalde, bak seni ne şartlarda doğurmuşum !!!!!
-EE- Offf anneeee !!!!!!! Bu konuya hiç girmeyelim lütfen...
-A-   :)))))))))))))))))))))))))))))

Erken ergenus bu, yermi hiç benim numaralarımı ahahaaaaaa :) Şeytan ne kadar dürterse dürtsün bunlar şeytana pabucunu ters giydirir vallahi :))

Şeytanın dürtmediği hafta sonlarınız olsun efem...
Görüşürüz ;)



4 Nisan 2014

Martda ben ne yapmış olabilirim ki ;)



Gelsin instagram seçmeceleri der fotolarla başbaşa bırakırım sizi :)))



Seçim sonuçlarına en yakışır cümle oldu kendileri....

Akşam eğlencesi :)))


Tombalak eller müthiş kurabiye yapıyor, anneside onu keyifle izliyor :))))


Tırtıl anneside oldum ya pes oğlum :))) Nurtopu gibi bir tırtılımız var beslenmeye başlanan :))))


Bu iki minnağın doğumuna şahitlik ettik dün biz...
 Annesi yaklaştırmadı yanlarına, bizde uzaktan sevdik ♥♥♥


Biz eksik kalmayalım dedik... Güncülerin selfie si bu kadar oluyoooo ;)


Yavaş yavaş çal meyhaneci... demek isterdim ama meyhaneci yok ;)


Bir sürü ipim oldu benim :))) Akşam eve gidip başlamak için sabırsızlanıyorum desem ;)


Kitap saati... okuyup birbirimize anlatacakmışız... benimkinden ne anlayacaksa :))


Erken ergenlikten erken adamlığa yolculuğumuz başladı :)))

Musmutlu bir hafta sonu sizinle olsun efemmmm.....

27 Mart 2014

taze taze filmlerle geldim :)


Aşk filmlerini sevmiyorsanız bu postu okumasanız da olur :)
Baştan söyliyim dedim ;)


İkili ilişkiler, aşklar.... Yürek meselesidir ya hani... Herkesin anladığı başkadır, gördüğü başkadır...
Her ilişkinin kendine has bir kokusu, duygusu, hazzı vardır... Bu aslında tüm insan ilişkileri için geçerlidir...
Şölendir insan ilişkileri... Rengarenktir benim için...
Belkide o yüzden severim ben aşk filmlerini....
Sokarım filmin içine kendimi, mutlaka birisinin yerine de koyarım hatta....
Böyle yapınca daha çok ağlayabilirim :)) İtiraf ediyorum işte :)))

Gelelim filmimize....
Filmin konusunu uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok. 3 kişilik bir aşk öyküsü....
Hafif yeşilçamımsı...

Nurgül'ün oyunculuğunu sevmişimdir ben hep. Beni bu filmde de hayal kırıklığına uğratmadı..... Seksi kadın olma halleri ne yakışmış hatuna.... Burnum düşse almam yerden eğilip modelinden bide.... Güçlü ve seksi.... Eeeee kendince çok yaralanmış, ve bunun sonucunda güçlenmiş, kabuk bağlamış....

Ezgi Asaroğlu o çıtı pıtı kadın modeline evet tipiyle yakışmış ama eksik bişeyler vardı sanki. Bilemedim...

Tayanç Ayaydın bazı sahnelerde korku filminden fırlamış gibi davranmasaydı iyiydi :) Ama yapacak bişey yok... Filmin içinde kaynadı gitti....

Aşkın rengi kırmızı mıdır hakikaten, yoksa uçuş uçuş pembeler midir olması gereken...  Bu filmin kadınlarının rengi bu... Biri alabildiğine kırmızı, diğeri uçuş uçuş pembe....

Filmin sonunda jenerik kayarken kalakaldım, kimdi mağdur şimdi bu filmde... Kimdi aldatılan? Haklı kimdi? Çok aşık olsada bir kadın gerçekten bu kadar sabırlı olabilir miydi? Saygı yok olmadan bir aldatılma hikayesi yaşanabilir miydi?
Gibi gibi gibi......

Ve bu filmi SEVDİM der, izlemenizi tavsiye ederim... Farklı bir Ferhat, Zeynep, Nazlıgül durumu ;)



Yine bi Özcan Deniz klasiği :))

Asmalı Konak dizisini hatırlarmısınız... Ben müdavimlerindendim mesela... Ordaki Seymen Ağa'nın ismi değişmiş Kemal yada Haşmet olmuş... Karşısına da Yağmur geçmiş uç uç aşk böcüğü kıvamında... Londra sokaklarının da görselliğini ekle... Al sana aşk filmi...
İşte bunlardan dolayı filmin ortalarına kadar bu hissi atamadım üzerimden....

Filmin baş kadın karakteri Yağmur'dan daha çok Haşmet'in karısı rolündeki Nupelda (Pelin Akil) benim daha çok ilgimi çekti. Güzel bi oyunculuk sergilemiş... Nupelda'nın sahneleri çoğalınca daha çok girdim içine filmin....

Özcan Deniz kadın kitleyi hedefleyerek yaptığı bu filmde beni yine şaşırtmadı... Final güzel tasarlanmış, en azından benim için öyleydi...

Nihai olarak evde ayaklarınızı uzatarak izleyeceğiniz güzel bir film olmuş. Sinemada izlemeye değermi tartışılır, ki bunu da tartışmaya gerek yok vizyondan çıkalı ay oldu :)))

SEVİLESİ KIVAMDA der, bi boşluğunuzda değerlendirin derim ;)

Bu arada film müziğini İrem Candar yapmış ve çok da yakışmış üstelik...

"Bilmezdim bu derdin seni yolundan, beni solumdan edeceğini" der şarkı ince ince... Bunuda bi dinleyin isterseniz tabiki ;) tıktık

Su gibi geçsin gününüz....



24 Mart 2014

mimlenmeyide seviyorum mimlemeyide :))


Sevgili deeptone ve diloşun ayak izleri beni mimlemişler sağolsunlar :)
Seviyorum ben bu mim olayını, hem yanıtlamak zevkli hemde okumak...

Gelelim mimlere;

3 SORU MİMİ

1- Neden blog adın?

Benimki aşikar oğlum ve hayatım paralel birbirine... Tam anne/çocuk blogu kıstasında olmasamda Oytun'lu bir hayatım var benim :) Tamamen bu sebepten Oytunla hayat işte...

2- Hayat felsefeni belirleyen söz nedir ?

Öyle keskin çizgili bi hayat felsefem yoktur benim... Anı yaşarım çoğunlukla...
Neşemi, hayat şevkimi kaçırmamaya çalışırım...
Yaşda 40 lara geldiğimden beri ;

"Elinde defi, yerinde keyfi, boşver biter mi, dünyanın derdi... Hobbaaaaaa :))" demelerim çoğaldı ;)

3- Kendinle ilgili 3 ü doğru 4 şey nedir?

1- Anam göbek bağımı sokağa atmış, severim gezmeyi...
2- Bu sıralarda hastalanmaktan korkuyorum feci halde... Herşeyin başı sağlık nede olsa...
3- Dilimin kemiği yok mesela :)
4- Maymun iştahlının önde gideniyim ;)

Bulun yanlışı arasından bakalım ;)

ÇALIKUŞU MİMİ

İlk anılarınız neler? Hangi yaşa kadar inebiliyorsunuz?

Hmmmmm bak bu çok eğlenceli olacak :))
3-4 yaşlarıma inebiliyorum galiba ben. Ama bu konuda annemin anlattıkları da etkili... Hayal meyal görüntü olarak zihnime düşüyor ama...

Evden kaçışımı hatırlıyorum mesela... 3,5 - 4 yaşlarında çıkıp gitmişim evden... Anacığım delirmiş... Dedim ben size pek bi gezentiyim diye...

Sonra anneannemin hazırladığı şekerli ekmekleri zevkle karnıma güplettiğimi hatırlıyorum... Hala o tadı bulamam mesela ben... Bildiğin ekmek üzerine tereyağ ve tozşeker serpilmiş ama 3-5 parçaya ince ince kesilmiş verirdi önüme... Hala yaparım arada ama çocukluğumdaki zevki alamam :(

Bak bide bana akşam gölgesi derlerdi.... TV nin ilk açıldığı zamanlar, bizimkiler kaçak izliycem diye otururlar menemen bardağı gibi... Bende televizyonun önüne geçer, kendim söyler kendim oynardım ahahaaaa :)) Millete yaptığım eziyete bak....

Şimdi kimleri mimliyorum :))

Plakların kraliçesi Damla...
Bu sıralarda kitaplara daldı gitti Gizem, bakalım onda neler çıkacak...
Hamarat shingetsu'nun pisili dukkani sahibesi Ayça...
Bora'nın cici annesi Derya...

Yanıtları görelim hadi :))

21 Mart 2014

yasaklı günlerden bir gün...


Bugün başka başka şeyler yazacaktım....
Ama olmadı...
Akşam erken uyuyum dedim ilk defa...
Amaninnnn bi uyandım günden değişmiş...
Twitter kapanmış...
Yasağı yasaklayabilecek zihniyete karşı yasağı delecek bi zihniyete sahip olmak zorunluluğu oluşuverdi hepimizde...
Twitter eskisi gibi...
Yazıyoruz, çiziyoruz....
Ahhh buralar biz bize pek güzel diyenler bile var :)

Paşacım şimdi sözlerim sana...
Annen her zaman derki sana yasaklara uymak zorundayız. Toplum düzenini bozmamak vatandaşlık sorumluluklarımız arasında.
Hatta daha dün akşam bu konuyla ilgili ödev bile yaptık seninle...

Ama annecim bazı yasaklar vardır ki, insanlar kendi açıklarını kapatmak için yaparlar... Korktukları için senin özlük haklarına saldırırlar... Özgürlüğüne inebilecek her darbede dik olacaksın annecim...
Dimdik kişilik haklarını ve özgürlüğünü koruyacaksın...
İşte o zaman yasakları del delebildiğin kadar annecim...
Sana anne iznini burdan verdim gitti paşam ;)

Hadi ben kaçtım canlar...


20 Mart 2014

bir film, bir kitap...



DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR / ECE TEMELKURAN

Bu kitaba başlamamdaki tek sebep kitabın kapağındaki cümle "Çünkü bir erkek, bir kadının nefesi kadar.."
Bu cümleye vurularak başladım...

Kitabın arka kapağı ise aynen şöyle...

"Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgarına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir olmayız."

Bir kadının kalbini fena kırmış bir adam...
O adamı öldürmek için çölü geçmeyi göze almış dört kadın... Düğümlere Üfleyen Kadınlar bu yolculuğun romanı. Ne kadar sevilse de tamir olmayan o yaralı coğrafyada, Ortadoğu'da geçiyor. Saraylar devrilip meydanlar dolarken sorular kalıyor geriye. Her yola en az bir soruyla çıkılır çünkü: Bir kadın yada bir ülke nasıl sevilir sahiden?

Bu kitapla yolculuğum işte böyle başladı... Yolculuk diyorum zira yaklaşık 3 aydır süründü elimde :(
İlk sayfalarda kitabın içine girmekte zorlandım... Almira kim, Maryam neden böyle, Madam Lilla neden bu kadar gizemli... O bumuydu, bu omuydu derken bazı bölümleri algılayamadığım için tekrar tekrar paragrafı başa sarma.... Hatta bölümü başa sarma....

Bir otelin terasında uçuşan geceliklerle içilen içkinin tesiri nedir ki bu kadınlar bu yolculuğa böyle fütursuzca çıkabildiler... Çoğu zaman kitabı bırakma isteğiyle yanıp tutuştum. Ama bırakamadım....
Altını çizeceğiniz o kadar vurucu cümle var ki kitapta... En azından onları okumalıyım dedim hep...
Mesela;

"nasıl kırıyorlar sonra bu kız çocuklarını? nasıl kendilerine benzetiyorlar? cinayet gibi. belki biz de böyleydik. sakatlanmadan büyüyebilseydik... keşke öyle bir bilgisayar programı olsa. ruhumuz sakatlanmadan büyümüş olsak nasıl insanlar olacağımızı gösterse. ona bakıp nasıl olmamız gerektiğini görsek."

"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbirşeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz. Hayat.... Nefesinizin yettiği kadar."

"Kesinkes yalan, insanın kendi kendini sevmesi meselesi, kim uydurduysa. İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi.”

İşte kitabı bırakamamamda en büyük sebep bu cümleler... 

İteleye kakalaya bitirdim anlayacağınız....

Kitabın sonlarına doğru daha bir sürükleyici... İçsel yolculukların çözüme kavuştuğu, kitabın başından beri debelendiğim sorulara bir cevap niteliğinde... 4 kadının artık çözümlenmesi.... Bir direnişin sonlanması...

Kitabın 4. kadını yazar, kitabın anlatıcısı sadece kitabı anlatmak için orada var gibi... Madam Lilla bir girdap... Girdikçe derinleşen bir karakter... Feleğin çemberinden geçmiş de geçmiş hani... Güçlü, kudretli... Ama en büyük yürek sancısı onda... Amira dans eden aktivist bir kadın... Kıvrım kıvrım... Dansı gibi... Maryam tokatlar yiye yiye yüreği kabuk bağlamış bir kadın... Vücudu bile kabuk bağlamış....

Bu içsel yolculuk canlansın diye develer, tüfekler, helikopterler hatta mafyavari adamlar girip çıkıyor kitaba... Bazen çok abartılı.... Hatta şu Madam  Lilla'nın kalbini fena halde kıran bir adam varya... Onunla ilgili bir sahne var sonlarda hadi beeeee oluyorsun... Fazla fantastik... 

Bu kitabı sevip sevmediğime gelecek olursam inanın bilmiyorum :) Sevmedim diyemem ama çok çok bayıldım diyemem... Ehhh işte diyebiliyorum ancak... 

Kitapla ilgili fazlaca gevezelik yaptım filmde başka bir posta kalsın artık...
Öpüldünüz ;)

Bu arada kitabı okuyanların görüşlerini merak ediyorum... Benim gibi iteleyerek mi yoksa bir soluktamı okudunuz, bir ses verin emi ;)