14 Kasım 2016

Nejat İşler diyince bende hep akan sular durur....


Seviyorum uleynnnn diye bir başlık atasım gelmişti, vazgeçtim :)
Hafif hayal kırıklıklarım oluştu sanki...
Ama dur şimdi lütfen bu lafımın üzerinde durma, ilk önce filmi anlatayım sonra filmle alakasız hayal kırıklığımı anlatayım...
Bu arada izlemeyen varsa, spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım...
Bu da ön notum olsun...


İKİMİZİN YERİNE (2016)

Vizyona ilk girdiğinde gitsem diye kıpırdandığım, sonradan vazgeçtiğim ve dayanamayıp gittiğim bir film kendisi...
Nejat İşler vardı, Zerrin Tekindor vardı evet gitmeliydim ama Serenay Sarıkaya ile Nejat İşler olmuş muydu acaba sorusundan vazgeçip internete düşünce izlerim moduna girmem ve çıkmam... Hikayem bu işte :)))

18 yaşındaki Çiçek (Serenay Sarıkaya) ile 40 yaşındaki Doğan (Nejat İşler) 'ın muhteşem aşkı olarak lanse edilen film aslında içinde aşkı da barındıran bir dram.... Çok da laylaylom bir havası yok anlayacağınız...

Küçük bir kasabada geçiyor... Hangi kasabada geçtiğini film boyunca öğrenemediğim gibi, hala da öğrenebilmiş değilim :)

Filmin yıldızı anne Ülkü rolüyle seyrettiğimiz Zerrin Tekindor... Kadının gözleri yetiyor film boyunca... Ne hissettiğini gözlerinden takip ediyorum... Ve o kadar gerçek gibi ki duyguları, onun gözünden bakıyorum tüm film boyunca...

Yer yer yeşilçamımsı bir hava, yer yer aman tanrım diye bir gerilme hissi, uçuş uçuş aşk hallerinin saçmalamaları ve acı gerçekler...
Evet zannederim bana bu filmi tek cümleyle anlat deseler böyle anlatırdım...

Bazı yerlerde tutarsızlıklar, kurgu hataları yok değil filmde ama çok da batmadı gözüme gözüme... Olay döngüsüne ve ne olacak hissine o kadar kaptırmışım ki kendimi üzerinde çok durmadım...

Gelelim hayal kırıklığıma... Nejat İşler'im yakışıklım yaşlanmış ya artık...  Hahh sen yerinde saydın sanki Şebo demeyin bana vallahi üzüldüm... Kendi kırışıklıklarıma bile bu kadar üzülmüyorum...
Hele ki bir de filmin bazı yerlerinde üzerinde 2 beden bol ceketle  saçlarını yandan ayırıp taramamış mı... Buyur amca geç içeri diyesim geldi :))) Sonlara doğru öğretmen kimliğinden çıktığı için belkide üzerine 2 beden büyük gelen ceketi çıkardı da rahatladım :))

Teras sahneleri biraz klişeydi belki ama orada karşılanan gün doğumlarını sevdim....

18 yaşındaki bir genç kız ve 40 yaşında bir öğretmen birbirine aşık olur mu, onun tartışmasına girmek istemiyorum... Filmin hissiyatı beni daha çok ilgilendiriyor...
İnekler mor olunca reklamlarda, mor inek mi arıyoruz bağda bahçede...

Filmi benim için en özel sahnesi bir şiir sahnesidir... Hayatımın ara dönemeçlerinin birinin tatlı esintisi vurdu yüzüme o şiir okunurken... Sırf o şiir tam da orada olduğu için film berbat bile olsa -ki değil- ben tatlı bir tebessümle ayrılırdım filmden, biliyorum... Hoş tatlı bir tebessümün eşliğinde gözüne fener tutulmuş tavşan gibi çıktım filmden o ayrı mesele :))) Zerrin Tekindor sağolsun :)))
Anlatmayacağım merak etme, sadece izlersen şayet anne Ülkü'nün son görüntüleri derim, izleyince anlarsın beni....

Kısa kısa, karışık oldu bu sefer filmi anlatmam... Hayattaki cümlelerim bazen böyle oluyor işte...
Sonuç olarak SEVVDİMMMM bu filmi...
Konuyu tatlıya bağlayıp, o güzel şiirle bitirelim o zaman bu yazıyı....
Mutlu haftalar ♥




Çocuksun Sen


Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu 
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen 
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim 
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor 
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte 

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum 

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun 
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı 
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum 
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup 
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için 
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar 
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa 
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun 
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların 
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar 
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa 
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan 
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit 
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse 
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık 
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık 
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada 
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak 
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin 
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen 

Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun 
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada 
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum. 
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil 


Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm 
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ 
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle 
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar 
Dursam ölürüm paramparça olur dünya 

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm 

Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir 
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna 
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için 
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak 
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu 
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç) 
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor 
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri 
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda 
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum 
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım 
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte 

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan 

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer 
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle 
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum 
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken 
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde 
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su 

Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç 
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı 
(Soluğunun elma kokması bundandı belki) 
Bir elma kokusuna tutundum düşerken 
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle 

Çocuksun sen, çocuğumsun

AHMET TELLİ





10 Kasım 2016

Günlerden 10 Kasım...


Sabah oğlumu daha bir özenli hazırladım...
Bugün üstü başı her zamankinden daha derli toplu olmalıydı...
O kara siren çaldığında pırıl pırıl saygı duruşuna geçmeliydi...
Bugün 10 Kasım biliyorsun değil mi dedim...
Biliyorum dedi... Çıtı çıkmadı...

Onu yolladıktan sonra televizyonu açtım...
Kanal D haberlerini son sesine kadar açtım...
Profesör Muazzez İlmiye Çığ vardı o sırada...
Bir Anıtkabir'i ziyareti sırasında okuduğu şiir vardı ekranda.... Atamın huzuruna çıktığında elleri titredi, çok heyecanlandım dedi... Onunla ağladım öylece, dayanamadım...


Sonra sevdiği şarkılar çıktı...
Dinledim öylece...

Alelacele hazırlandım sonra... O kara siren çaldığında sokakta olmalıydım...
Tam bir caddenin ortasında...
İnsanların arasında...

Ve o siren....
Tam da o an... Dimdik, başım yukarıda...
Gururla...
Minnetle...
Özlemle...
Saygıyla...

Tam karşımda bir kadın daha vardı... Gözünden sicim gibi yaş iniyordu...
Gözgöze geldik...
Gururla baktık birbirimize... Atamızın gururuyla...
Birlikte ve bir olmanın mutluluğuyla...




Saygıyla, minnetle ve özlemle ATAM....
Yolundan asla şaşmayacağım....


Çocuklarıma;

Oytun'um ve Arden'im...
Sizler Atatürk çocuklarısınız...
Bugün saygı duruşunda fark ettim ki, bazı gençler siren çalındığında etraflarına bakındılar ne yapsak diye... Dursak mı, durmasak mı kararsızlığında...
Çok üzüldüm, inanın...
Her ne olursa olsun, hani iki eliniz kanda da olsa derler ya...
O sireni duymanıza bile gerek yok...
Saat tam 09:05 te nerede olursanız olun, isterseniz dünyanın bir ucunda...
Dimdik ve gururla durun oğullarım...
Ne kadar olumsuzluklar yaşasak da unutmayın ki özgürce yaşamımızı sadece ve sadece Atamıza borçluyuz...
Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkartmayın...

7 Kasım 2016

unutulmadan :)


Malum sınav haftası tüm çocuklarda...
Bizimki özgüven patlaması yaşıyor, panik yok yaparım diye...
Sonrada sinir olup geliyor sınavdan ahahaaaa :)))
Tüm sınav çalışma tekliflerimde benimle kavga ettiğini hatırlatınca da surat yapıyor çok pis....
"Ben demiştim" kelimesine sinir olduğum gibi onu da sinir etmeye bayılıyorum :)))
Geçsin bu evrelerden, sonra o da çocuğunu deli eder :)))
Oğlum babaannen de beni deli ederdi diye bir sürü laf eder.
Malzeme vermek lazım accuk çocuğa :)))))

Bak ne diyecektim yine lafı nereye getirdim...

Sınav dönemlerinde bizde okunmuş pirinç verilir çocuğa :)))
Ben çok yuttum, oda yutsun...
İlk zamanlar karnını ağrıtıyordu, anlatmışımdır mutlaka...
Şimdilerde alıştı artık....
İşte yine öyle birgün....

* Anne şu pirinçleri pişirsen de versen bana olmaz mı?
* Kahkaha efektiyle niye karnını mı ağrıtıyor?
* Diri diri yutunca diri diri çıkıyor. Okunmuş pirincin tuvalete atılması günah değil mi?
* Hmmmmm :// Miden öğütüyordur yahu onu...
* Sanmam, sen bunu bi düşün...
* Hmmmm ://

Şimdi bu dialogtan sonra kendime durup durup salaksın kızım sen dedim...
Bunca yıldır yedin yuttun, hiç aklına geldi mi bunu çok bilen büyüklerine sormak...
Ahahahaaa bir de uyanığım diye geçinirsin, SAAAAFFFFF :)))

İşte iyle :))
Musmutlu ve rengarenk  haftalar....




4 Kasım 2016

İnstagram seçmeceleri


Selam millet....
Bu yazıları her ay yazmak çok hoşuma gidiyor...
Ne yapmışım toplu halde bakıyorum ya, ayrı bir zevk :)
İnstagramda çok aktif olamıyorum her zaman ama, yinede çek fotoyu koy pek kolay :))
Ekim'de neler yapmışım bakalım mı birlikte ;)



Öpücüklerle uyandırılıp süpriz kahvaltıya uyanmak şahaneliğinde birgün ♥ ♥
 Sofraya oturur oturmaz da ekmek yandı, patates pişmedi, çay soğudu galiba dedi :))
 Ahh be oğlum dedim, zehir olsa ne yazar senin elin değdi ya...
 Mutlu ve mesuduz bugün ikimizde... 
Üstüne birde Cumhuriyet Bayramımız... 
Nice coşkulu bayramlarımız olsun hep birlikte ♥ ♥

Bugün kahvaltı paşamdan 
Patatesli yumurta hiç pişmemiş hakikaten
Diri diri gömdük mideye
En şahane kahvaltı oğluşun elinden vallahi
Günaydın bu arada ♥




13578542257996 gün önce başladıysam ve ancak bugün bitirdiysem nolmuş yani.... 
Şimdi kaç tane daha yarım işim var sayamayacağım ama 1 eksildiği kesin hahaaaytttt :))

Darısı diğerlerinin başına
Sözde ben bu sene tüm yarım işleri bitirecektim 
İki geri bir ileri benimki
Canım sağolsun ayol :))




Çekmecelere el attım bugün... 
Pazar sürprizi çıktı içinden. 
Kaybolmasın diye bir köşeye sıkıştırmışım ve de balık akıllı ben unutmuşum :))))
"Nasıl böyle bir kar tanesi gibi narin bir anneye acımasızca kıyabildim" diye başlayan cümleye koptum resmen tabi. 
İlkokuldaydı bunu yazdığında, ne olduğunu hatırlamıyorum ama küsmüştüm :)) 
O da barışma mektubu yazmıştı.. 
Yalnız şimdi aklıma geldi de bu çocuk çok iyi aşk mektubu yazacak :)) 
Kanmayın kızlar affedince aynı tas aynı hamam bizde ahahaaaaa 

Oytun halleri 
İlkokul yıllarından
Küstüm oynamıyorum :)
Anneler de küser, hem de sağlam küser..
Kaynana notunu da ekleyiverdim, işlem tamam 
Bana çocuk masumluğu verin gerisini koyuverin gitsin...



İşe gitme tamam...
Saç kestirme işlemi tamam...
Veli toplantısı tamam...
Alışveriş tamam...
Şimdi bir hasta ziyaret...
Gece de kızlarla toplanmaca...
Eeeee gün tamamlansın artık... Yeter bu kadar koşturmaca...

Yarın evde oturuyum artık
Çok yoruldum çok
Sokakta hayat var evet ama bu kadarı da fazla oldu biraz
Koştur koştur olmayaydı iyiydi..



Bizim evde hiç masa falan bulunmaz zaten...
Bu çocuk beni bir gün taa orta yerimden çatlatacak vallahi... 
Oğlum geçsene masana, ama yok nerdeee çok rahatmış orada 😥
Bazen özellikle yaptığını bile düşünüyorum 😈😈😈

Oytun halleri
Ortaokullu ergenus
Bu çocuğun ders çalışması bir ölüm
Geçip masaya oturup düzgün çalışsa ölür sanki
Yakında amuda kalkacak
Sabır Şebo
Bugünlerde geçecek...



Çok kalın ipleri düğümlemeden dikerek birleştiririm hep. 
Sıfır hatasız gözükür. 
Penye ipi de öyle yaptım ve oleyyy bu da oldu 💪💪
Bu arada bunu ben mi buldum, tabiki hayır :) 
Anacığım sağolsun, elimiz iğne tutmaya başladığından bu yana böyle küpeler takar kulağımıza ♥

Şimdi terapi vakti 
Kuruldum tv karşısına, dizi izlemece
Anamın kızıyım ben
Ev yarım işlerle dolu olabilir
Bu yeni bir işe başlamama tabiki engel değil ;)


Mutlu haftasonları 
♥ ♥ ♥




2 Kasım 2016

Bu kitaplar çocuklara #2


Oytun'la kitap okuma hallerine devam...
Sanki biraz daha ivme kazandı bende okumaya başlayınca kitapları...
Elimde okurken gördüğünde, kitapla ilgili sorular soruyor... Benim duygularımı sorguluyor daha çok...
Fark ettim ki bazı yerleri de atlıyormuş, kendince hoşuna gitmeyen kısımları...
Özellikle o kısımları soruyor bana... Sonra bir bakıyorum tekrar okuyor o bölümü...

Hala kitapta sevdiği yerleri çizmeyi, işaretlemeyi aşılayamadım ona...
İşaretlesene oğlum demektense (biliyorum ki bu Oytun'da sökmüyor), gel sana en sevdiğim yeri okuyayım diyorum. Sonra da ondan istiyorum... Şaşkınım bulana kadar cebelleşiyor kitapla...
Baktım son okuduğumuz kitapta sayfa numaralarını yazmış bir kağıda, hala kitabı işaretlemiyor :)))
Bu da onun tarzı demek ki...
Belki sonradan alışkanlık haline gelir...

Gelelim kitaplara...


 Büyücünün Şapkası / Tove Jansson

Pedagog bir arkadaşımın tavsiyesiydi bu kitap, Oytun'a okuttur demişti... Sıcağı sıcağına ilk ben okuyayım demiştim ama bu sefer Oytun benden önce davrandı...

Pek kıkır okudu bu kitabı...
Hah, bu çok kıkırdadı içinde kesin muzurluk var dedim ama fesatlık yapmışım :)))
Çok masum güzel bir kitap var...

İçinde arkadaşlık var, hayal gücü var, yardımlaşma var, macera var, hafiften aşk var. Var da var yani...

Hikayemiz Mumi vadisinde geçiyor. Vadide yaşayan mumiler kış uykusundan uyanıyor. Mumi Anne, Mumi Baba, Mumiş, Snork, Snorki ve evin vazgeçilmez misafirleri...  Böylece hikayede başlıyor.

Çok paylaşımcı bir aile.. Yemeklerini, sevgilerini, üzüntülerini çok güzel paylaşıyorlar... Çok da sevgi pıtırcığı değiller tabiki. Arada mızmızlık da ediyorlar.
Doğallar anlayacağınız...

Bir de vadide gezerken tesadüfen buldukları siyah kocaman şapkaları var. Büyücünün şapkası...
İçine ne atılırsa farklılaşan bir şapka... Büyülü...
Çocukları çok sevindirdiği gibi aileyi maceraya da sürüklüyor bu şapka...
Güzel bir çocuk romanı...
10-13 yaş için ideal...
Ama ne yalan söyliyeyim benim bile çok hoşuma gitti...

Sadece kitabın sonuna doğru ailemize iki konuk daha katılıyor; Hoflan ile Hiflan...
Her kelimenin başına -h- ekledikleri için konuşmalarını anlamakta zorlanabilirler biraz. Oytun bu bölümde sıkıldığını ve sevmediğini söyledi mesela... Benim için beyin jimnastiğiydi onların konuşmalarını okumak :))

"Humi Hanne hize hok hiyi havhandı. Humi Hevi'nde hize hir hoda hehdi." gibi cümlelerden hoşlanmaması gayet doğal... Bazı cümlelerin çevirisi allahtan evin diğer sakinleri tarafından yapılmışta çok konudan koparmıyor.

Kitapta diğer sevdiğim yer yer yazarın notu olarak dip kısımda yer alan annene sor kısımlarıydı.
Mesela bir kaç yerde " Eğer Misk Faresi'nin takma dişlerinin  neye dönüştüğünü öğrenmek istiyorsanız annenize sorabilirsiniz. O biliyordur herhalde" gibi cümleler bir oyun gibi...
Ama neye dönüştüğünü ben bilemedim o ayrı mesele :))))

Sıcak ve sevimli bir kitap. Güzel duygular, güzel mesajlar var ve bu çok doğal verilmiş...
Gönül rahatlığıyla okutabilirsiniz, hatta fırsat bulursanız sizde okuyun derim ben ;)





Kitaplardan Korkan Çocuk / Susanna Tamaro

Susanna Tamaro'nun çocuk kitapları yazdığını bu kitabı görene kadar bilmiyordum. Zamanında beni Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabıyla büyülemişti.

Belki Oytun'u da büyülerdi :)
Aldığım zaman tabi ki Oytun suratına bakmadı kitabın... Kitaptan bahseden bir kitap, ıyyyhhhh çok sıkıcı gibi düşündü herhalde :))

Şimdilerde kitap özeti çıkartmak mecburiyetleri var, bunu isteyen ve kontrol eden öğretmenimizin ellerinden öpüyorum vallahi... Suratına bakmadığı kitapları eller oldu bizimki. Bunu da ince diye tercih etti muhtemelen :))) (41 sayfacık)

Bu arada bu kitap normal şartlar altında yaşına uygun değil aslında. Daha çok 8-9 yaş için daha ideal... Ama diyorum ya yeterki okusun böyle kitapları...

Kısaca kitabı anlatacak olursam;

Leopoldo henüz 8 yaşındadır ve her doğum gününde kitap hediye eden bir anne-babaya sahiptir. Halbuki o koşu ayakkabısı istemektedir doğumgününde :))) Bizimki de oyuncak istiyor hala ahahahaaa :))
Bu arada annesi babası daha önceki dönemlerde derslerinde başarılı olmadığı için oğlumuzu doktora götürürler ve teşhis Leopoldo kitaplardan korkmaktadır. Bir sürü yasak gelir evde, sırf kitap okusun diye... (bizde de var o yasaklardan ahahaaa :) )
Neyse efenim bu Leopoldo kendisine yine kitap alındı diye ebeveynlerine küser, kızar bolca. Kendisini odaya kapatır. Ve ertesi günü okula gidiyormuş gibi evden kaçar. Kitabın bu bölümü evet feyz alınacak bir konu değil ama tatlıya bağlanıyor endişelenmeyin :)
Macera bu ya, gittiği parkta kör bir adamla karşılaşır. Adamın hayatı film gibidir... Macera dolu :)
Keşke dediği hiçbir şey yok gibidir...
Sadece gözlerini kaybetmeden önce bir kitabı yarım bırakmış ve onun sonunu merak etmektedir....

Kitabın konusu böyle ilerliyor, sonunu tabi ki anlatmayacağım... Okuyan bir küçüğümüz olursa burayı ona kopya vermiş olmayalım :) Malum yeni nesil kitap özetlerini internetten de araştırabiliyor :)))

Kitabın en sevdiğim kısmı, babası çok kitap okuyor diye babasını tembel olarak nitelendirmesi... Ama adam da tembel yani, gezmeyi sevmiyor ki :)))

Anne babalara da ufak mesajlar veren bir kitap... 10-15 dk da bitirirsiniz...
Sevilesi üstelik...
Çocuğunuzla okuyunuz efem :)))



Oliver Moon ve Ejderha Felaketi / Sue Mongredien

10-13 yaş kategorisinde bulunsa da kitap kendimce 9-10 yaşın daha uygun olduğunu düşündüm okurken.

Oytun bu kitabı muhtemelen resimli olması ve içinde ejderha geçtiği için seçti. Tabi bir de ince olması :)
Malum bu önemli bir ayrıntı....

Kitaptaki isimler çok ilginç;  Eliot Kokuluperuk, Bayan MacKertenkele, Bully Öcümayası gibi :))
İsimler evet ilginç ve komik ama kitabı biraz karıştırmış isimlerle... Kalabalıklaştırmış yani...

Tesadüfi olarak bahçelerine gelen minik ejderha Dottie, sihir festivalinde sıkıcı çöp toplama görevi olan Oliver Moon'un görevini eğlenceli hale getirecektir tabi ki kendince. Onu eğitmeye çalışsa da çok başarılı olamamaktadır. Sihir festivaline minik ejderhasıyla katılacağını bütün arkadaşları ve öğretmenleri duyunca vazgeçememiştir de...
Sonuç biraz hezimet olsa da festivalde farklı şeyler yaşanacaktır...

Kıssadan hisse veriyim derdi olmayan kitap yine de hafif kıkırdamalı...
Erkek çocukları için daha uygun...
Bu kitap bildiğim kadarıyla 4 kitaptan oluşuyor. Hayal gücü gelişsin, aman kitap okusun, hokus pokusları da seviyor diyorsanız okutabileceğiniz bir kitap...
En azından benim görüşüm budur efem :)


31 Ekim 2016

Olduğu Kadar Güzeldik / Mahir Ünsal Eriş



Kitabın kapağına baktığınızda ne hissediyorsanız, kitabı okurken de öyle hissediyorsunuz...

Bu kitabı tek bir cümleyle anlat bana deseler galiba böyle söylerdim...

Eskici bir ruhum var galiba, eski hatta eskitilmiş  herşeyi seviyorum... Eskimesin diye gözünün içine baktıklarım, eskiyince daha bir değerli oluyor...
Garip bir ruh hali kabul ediyorum :))

Hikaye kitaplarıyla aram çok iyi değildir aslında...
Hoş bu kitabı aldığımda hikaye kitabı olduğunu bilmiyordum...
Bu da ayrı bir ironi :)))

8 hikaye de birbirinden güzel ama "benim adım Feridun" favorim bu kitapta...

Öyle çok zorlamadan yazılmış hikayeler, günlük konuşma diliyle çoğu... Bazı hikayeleri uzun uzun anlatmış hatta, ama sonra toparlamış... Sevilesi bir karakter mutlaka koymuş...

Bir de her telden çalmış hikayelerinde, bir çırpıda okumamın en büyük sebebi herhalde...

Kitabı bitirdiğimde her hikayenin ucu açık bırakılmasına hayıflandım sadece... Bari birkaç tanesini bağlasaydı... Yormasaydı beni iyiydi ahahaaaa :)))

Çıtır çıtır bir kitap, sevilesi...
Rast gelirseniz bir göz atın derim, naçizane ♥

Sevilesi cümleler olmazsa olmaz tabi ki...

* Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan şikayet edesin geliyor. Bir şeyden şikayet edebilmek için bile insan lazım. Öyle hileli bir şey bu.

* Tıraş olmak ne garip şey, her seferinde altından gençliğin çıkacakmış gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaşlanmış halin kalıyor eline.

* Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgahtan alana kadar, bir manavın önlüğüne süre süre parlattığı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya başlıyoruz ama.

* Demek ki insan, yaşıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmış tabelasında bile olsa. İlla birilerinin kalbini dağlamanın lüzumu yok iz bırakmak için demek ki.

* Ölmek olmasa yaşamak ne güzeldi. Oysa insanlar sırf bir gün öleceklerini bildikleri için bu kadar çok seviyorlardı yaşamayı.

* Yalnızlık ailesizlikmiş meğer...

* Umut çok garip bir şey, insanı olduğundan daha aptal etmeye yetiyor.

*İnsanın canına tak eden şey, gerçekten de tak diye keskin bir gürültü çıkarıyorsa...

* Yürümeyi de, koşmayı da, düşmeyi de burda öğrendim. Ama kalkmayı öğrenmek için Bandırma'dan ayrılmam gerekti. Ananın babanın kucağındayken öyle tepe taklak düşülemiyordu çünkü.

* Ne olursa olsun, çocukken hayat, koptuğu yerden daha kolay devam ediliyor.

* Çocuklara hakikat nasıl da olduğu gibi görünüyor. Başka türlüymüş gibi davranıldığında şaşırıyorlar, ikna olamıyorlar kendi kendilerine. Büyüklerine sora sora köreltiyorlar hakikati gören gözlerini zamanla. Böylece büyüyorlar.

Mutlu haftalar ♥