16 Şubat 2019
28 Gün Meydan Okuması #16
Yine bir liste günü, herhangi bir konuda 10 maddelik bir liste hazırla. Artık konu sana kalmış.
Dün bu soruyu gördüğümden bu yana düşünüyorum. Ne listesi hazırlayabilirim diye... İnanın aklıma ufacık bir şey gelmedi :)))
Bir ara alışveriş listesi mi acaba dedim, sonra Şebo alışveriş yasağı koydun kendine, alışveriş yapma isteğine blogu alet etme, çok ayıp deyip vazgeçtim... O andan itibaren de çözümsüzüm... Daha doğrusu çözümsüzdüm şu ana kadar...
Sonra aklıma eğlenceli bir konu geldi... Evdeki ergen hahahaaaa :))
Anneliğim boyunca hiç kimse kusura bakmasın ama en zorlandığım dönem bu erken ergenlik ve dibine vurulmuş ergenlik dönemi. E hal böyle olunca kendime göre ergen kullanımına yönelik bir liste hazırlayayım dedim :)))
Şşşşttt pşşşttt diyeceklere baştan söyleyeyim bu liste bilimsel hiçbir veriye dayanmamakta ve tamamen kendi annelik deneyimimle eğlenme amaçlı hazırlanmıştır. Hadi başlayalım eğlenmeye ergen kullanma kılavuzuyla ♥
* İlk belirti tüylenmeyle başlıyor aman dikkat. O pürüzsüz, yumuşacık teniyle ay parçası gibi olan çocuğunuzun orada burada tüyleri çıkmaya başlıyorsa uçurum size doğru koşmaya başlayacak, hazırlayın kendinizi... Hele kılsız bir vücut hayal eden bir çocuğunuz varsa anırarak ben bu kılları istemiyorum anırmalarına karşı kulağınıza tıkaç bulundurabilirsiniz yanınızda. Ama merak etmeyin belli bir süre sonra alışıyor, azıcık sabır...
* Ergenler her şeyi bilir siz hiçbir şeyi bilmezsiniz. Sizin söylediğiniz her şey yanlış ama sümüklü arkadaşının her söylediği doğrudur. Sakinliğinizi koruyun anacım, inatlaşmayın. Gerçekleri burnuna sokma hakkına sahipsiniz ama :)
* Evdeki kapıları kaldırın, camları koruma altına alın, bilumum tekme atılacak objeleri yere sabitleyin savrulmasın. Haliyle siz böyle yapınca evdeki erken ergenin çarpılacak bir kapısı, ulaşamayacağı camları, havada uçuşan minderleri, kilimleri dolayısıyla hiçbir şeyi olmayacak. Hanenize galibiyet skoru yazabilirsiniz böylece :))))
* Bu ergenler biliyorsunuz el kol koordinasyonu sağlamıyorlar fazla gelişmişlikten. Sakarlaşıyorlar. Antikalarınızı, kıymetli eşyalarınızı müze kıvamında korumaya alabilirsiniz. Ergenler dokunamaz gibi uyarı levhaları koyabilirsiniz mesela.. Ya da çevresini direkt elektrikli tellerle çevirebilirsiniz. Çarpılsın şoparlar :)))
* Erkeklerin sesleri kalınlaşıyor, değişiyor biliyorsunuz... Bir sabah kalktığınızda sesleri duyup eve bir hırsız çetesinin girdiğini sanıp paniklemeyin. Konuşan sizin ergeniniz. Çok sesli koro kıvamında dengesiz ses kümelerinden korunmak için yine bir kulak tıkacına ihtiyacınız var. Bu kulak tıkacı meselesi önemli, ergenlikteki demirbaşınız, iyi bakın ona...
* Acayip acayip müzikleri yüksek sesle dinlemelere başlıyorlar... Bir de seslerindeki çatlaklara aldırmadan avaz avaz şarkı söylemeyi başlamıyorlar mı oyoyoooyyy diyorum... Odasının duvarlarına ses yalıtımı yapın diyeceğim ama çok maliyetli. Evin bodrumuna karton yumurta viyollerinden izoleli bir kutucuk yapın, müzik dinleme seanslarında oraya kilitleyin ergeninizi :))))
* Çemkirmek, atarlanmak en başlıca özelliklerinden bu dibine vurulmuş ergenliğin. Alttan almak, bıcır bıcır sevgi sözcükleri etrafa saçmak onların azgınlık seviyesini ikiyle çarpıyor. Ondan bir gıdım fazla atarlanmanız işi çözüyor ve kedi gibi pısıyorlar. Eğer kedi pısması vaziyetine 50 sn ye kadar hala geçmediyse atarlanma volümünüzü bir seviye yukarı çıkartın.
* Vücutlarındaki dengesizlikleri ruhlarına da vuruyor bu ergenlerin. Kahkahalarla gülerken birden ağlama efektine geçebiliyorlar. Bu gibi durumlardaki en güzel hareket 2,5 yaş ergenliğinde yaptığımız gibi onları görmezden geliyoruz. Totomuzu dönüp gidiyoruz.
* Sivilceleri var bir de. Oğlum/kızım oynama iz kalacak suratında dedikçe oynuyorlar bu tipler. İlk önce İlyas Salman fotoğrafıyla ikna etmeye çalışın. E onunla da olmuyorsa mecbur çekeceksiniz tırnaklarını hahahahaaa :)) Tamam tamam burası azucuk fazlaydı. Bandajlayın tırnaklarını yolamasın suratını :P
* Evet geldik son maddeye... Sevin anacım bu ergenleri... Çok zor doğurduk, çok zor büyütüyoruz bunu unutmayın... İki gün sonra yuvadan uçup kendi kanatlarıyla da uçacaklar... Kalacağız cascavlak öyle... Sevgi her derdin merhemi inşallah maşallah... Atlatacağız hep birlikte bu dönemi ♥
Hadi kendinize de etrafınıza da iyi bakın der kaçarım ben :))
15 Şubat 2019
28 Gün Meydan Okuması #15
Bugün araştırma günündeyiz.
En çok merak ettiğin bir şeyi araştır, iyice öğren bize de anlat. Bilgileri paylaşalım belki başkasına farklı bir şekilde temas eder ne dersin?
Benim Oscar merakımı biliyorsunuz. Son senelerde ilgimi çeken aday filmleri izlemeye çalışıyorum, tahminlerde bulunuyorum. Peki bu Oscar neyin nesi bir bakalım mı hep birlikte...
Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisinin ilk oluşumu 1927 yılında başlamış.
İlk fikri ortaya atan Metro-Goldwyn-Mayer stüdyolarının sahibi Louis B. Meyer. Başarılı film, oyuncu ve yönetmenlere ödül vererek sektörü canlandırmak amacıyla bu fikri ortaya atmış. Sinema dünyasının ünlü isimlerinden oluşan 36 kişilik bir grupla çalışmalara başlanmış.
Organizasyonun ilk başkanlığını Douglas Fairbanks yaptı.
2017 den bu yana ise başkanlık görevi halihazırda John Bailey'de..
İlk Oscar töreni 1929 un Mayıs ayında gerçekleşti ve ilk ödüller dağıtıldı. O yıl ödülleri kimlerin alacağı 3 ay önceden duyurulmuştu. Ertesi yıl Akademi ödülleri gizli tutmaya başladı ve basın yayın kuruluşlarına o gece saat 11 de yayınlanmak üzere ödülleri bildirmeye başladı. Ancak 1941 yılında bir gazetenin ambargoya uymayarak ödülleri 1 gün önce duyurması üzerine şu anda uygulanan zarf sistemine geçildi.
İlk yıllarda bir filmin aday olabilmesi için içinde bulunulan yılın 31 Temmuzuna kadar Los Angeles'ta vizyone girmiş olması, en az 40 dk uzunlukta olması ve gösterimin en az 1 hafta sürmesi şartı aranıyordu. Ancak 1933 yılında bir yılın tüm aylarını değerlendirebilmek adına 17 aylık bir süre tanındı filmlere ve artık 12 ay boyunca gösterime giren filmler değerlendiriliyor.
Bu ödüllere Oscar isminin verilmesi ise daha ilginç. Hoş bu konuyla ilgili çeşitli hikayeler olsa da en bilineni; Akademi'nin kütüphanecisi ve eski yöneticisi Margaret Herrick altın heykelciğe bakarak Oscar amcasına benzediğini söyler ve ağızdan ağıza dolanmaya başlar bu isim. Ancak bir tören sonrası gazetede en iyi aktris ödülünü alan Katharine Hepburn ile ilgili yazılan yazıda Oscar isminin kullanılması bu kelimeyi daha fazla yayar. Akademi ise bu ismi resmi biçimde kullanması 1939 e denk geliyor.
İlk oscar heykeli 24 ayar altın kaplamadan yapılmış olsa bile tüm heykelciklerin maddi bir karşılığı yok. Oscar kazanan kişilerin bu heykelcikleri satması Akademi tarafından satması yasaklanmış. Kişinin ölümünün ardından ya da herhangi bir sebeple verilmek istenirse ancak Akademi'ye 1 dolar karşılığı satabiliyorlar.
1943 yılında ilk defa radyo tarafından duyurulan törenlerin televizyonda naklen yayınlanması 1953 yılını bulmuş. İlk defa renkli yayın ise 1966 törenlerine kısmet olmuş.
Şimdiye kadar 3 defa ertelenmiş törenler;
* 1938 yılında Los Angeles'taki sel sebebiyle
* 1968 yılında Martin luther King'e saygı sebebiyle
* 1981 yılında Ronald Reagan'a suikast girişimiyle
Big Five denilen en iyi film, yönetmen, erkek oyuncu, kadın oyuncu ve senaryo kategorilerinin hepsini birden kazanan 3 tane film var ; It Happened One Night / Bir Gecede Oldu (1934) , One Flew Over the Cuckoo's Nest / Guguk Kuşu (1975) ve The Silence Of the Lambs / Kuzuların Sessizliği (1991)
Şu ana kadar bu ödülü reddeden iki kişi var; George C. Scott, aktörlüğün bir yarışa konu edilemeyecek kadar saygın bir meslek olduğunu savunması ve Marlon Brando ise film endüstrisindeki ayrımcılığı protesto etmesi sebebiyle...
Oscarla ilgili bu kadar bilgi hepimize yeter de artar sanırım :)
Şimdilik hoşçakalın ♥
14 Şubat 2019
28 Gün Meydan Okuması #14
Sana soruyorum bugün gerçekten nasılsın?
İç güveysinden hallice be blogcum.
Sabah kötü uyandım mesela.. Burnum sızım sızım sızlıyordu sebepsiz... Dokunsan ağlayacak gibi... Hayır bir de ben böyle sebepsiz ağlarım da sonra senaryosunu kurarım... Beter bir huy...
Ama biliyorsun ben de bir erken ergen var evlere şenlik... İnsanı bazen dinden imandan çıkaran, bazen de sevgi pıtırcığı gibi ortalıkta gezdiren...
İnstagramı açmamla birlikte ruh halimi değiştirdi yeminle 😂😂
Oğlum ne içtiysen bana da getirseydin keşke dedim... Yeminle ne burun sızısı kaldı ne de dellenik hallerim. O saatten bu yana çok eğleniyorum 😂😂
Bendeki durum budur işte, ruh halim inişli çıkışlı ♥
13 Şubat 2019
28 Gün Meydan Okuması #13
Ne çok yazıyor olduk biz :))) Vallahi hepimizin çenesi açıldı ben diyeyim size :))
2 Gündür oku oku bitmiyor arkadaş :) Bak yine ilk yazı ile bu yazı arasında bir sürü blog okuyup geldim :)))
Yarın da artık ancak güzel yorumlarınızı cevaplarım. Hep bir taraf eksik kalıyor ben de :) Sizde öyle değilse şayet bana nasıl yetiştiğinizi söyleyiverin anacım. Kulunuz köleniz olurum bak ;)
Neyse bugünkü konumuza geçelim;
Bugün görsel zevk günü, bakmaya doyamadığın instagram hesapları ile tanıştır bizi...
İnstagram dipsiz bir kuyu.. Genelde eş, dost takip ederim ama bazı hesaplardan da öğrenirim, gözümü gönlümü açarım.
Mesela labofem...
Bitkileri seviyorum biliyorsunuz. Özellikle succulent grubunu... Sayesinde bir çok şeyi öğreniyorum. Bazen soruyorum da, sağolsun hiç üşenmeden yanıtlıyor sorulan soruları da... Ayrıca yaşam tarzına da bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim :)
Diğeri atolye1040...
Seramik seviyorum biliyorsunuz. Yapmayı çok isterdim aslında. İşte ben bu isteme, heveslenme duygumu bu hesabı izleyerek daha da perçinliyorum ;)
Ve bookhou...
Punch aşkımı perçinleyen kadın bu da :))) Bakıyorum ve aman çok kolay diyorum. Birkaç kez denedim de hatta ama yok arkadaş bir türlü beceremedim. Ama denemelere devam. Bir gün becerirsem göğsümü gere gere paylaşacağımdan emin olabilirsiniz ;)
Ve son olarak evcil_kedi....
Nilgün hanımcım eski bir blogger arkadaşımız. Arada hala geliyor ve beni sevindiriyor. Ama instagramda onu takip etmekte çok keyifli... Çok maharetlidir kendisi... Bir de kedileriyle köpekleriyle yaşamını çok severim. Çok ta incedir üstelik ♥
Benden bugünlük de bu kadar ♥
28 Gün Meydan Okuması #12
Allahım yazsam okuyamıyorum, okusam yazamıyorum...
Nedir benim bu halim :))
Uzun süredir blogları okuyup yorum yazamadığımdan dolayı dün sabahtan itibaren boş kaldıkça özellikle meydan okuma yazılarını okudum... Akşama kadar peyderpey okumama rağmen bitmedi üstelik, tüm bloglara yetişemedim. Ama bugün bitiririm sanırım. Hal böyle olunca da benim yazı kaldı tabi...
Neyse bugün iki post birden yazar hallederim artık ;)
Dünkü konumuz neymiş hemen bakalım o zaman;
Yaşasın, meşhur moda blogger'ı gibi hissedebilirsin bugün kendini. Kullanmaktan asla vazgeçmediğin, bittikçe yeniden aynısını aldığın şeyleri yaz da bilgilenelim...
Gardırobumda yaz kış vazgeçemediğim şeylerin başında elbise geliyor benim. Öyle zıpçık gibi üzerime oturan cinsten değil salaş modelleri tercih ederim hep. Ya bol uzun olacak ya da çan kısa... Ve olmazsa olmaz ayrıntısı ise mutlaka cebi olacak :) İçinde kendimi çok rahat hissediyorum. Pikniğe bile elbiseyle gidebilme potansiyelim var benim 😂😂😂
Diğer vazgeçemediğim şey siyah tayt... O gövdeye tayt demeyin hiç, vallahi çok rahat ediyorum... Özellikle kışları geçir üzerine salaş bir tunik, oh senden rahatı yok 😂😂 Bedenime uygun rahat bir tayt buldum mu hiç kaçırmam, hemen alırım ♥
Diğer vazgeçilmezlerimden biri de fularlarımdır. Çok severim. Boynuma bağlayıp evden çıkan fularım gün içerisinde farklı görevler görebilir 😂😂 Bir bakmışsın kafama bağlamışım, bir bakmışsın omzuma, belime bile bağladığım olur sıkıntıdan. Çok amaçlıdır her zaman anlayacağınız ;)
Bir de güneş gözlüklerim var tabi. Çoğunlukla tepeme taç yaparak kullansam da yaz kış yanımdadır. Gerçi bu sene kışın okuma gözlüğümle birlikte zaptetmesi zor oldu da biraz boşladım kendisini. Yaza yine kavuşuruz ama ;)
Aaa bak kıymetlimi unutuyordum. Bir de senelerdir giydiğim crocs terliğim var vazgeçemediklerimden. Parmak arası altı tomurcuk tomurcuk bir şey. Kardeşim benimle dalga geçer hatta o terlikle ilgili, " abla crocs bu terliği sadece bir sene üretti ve beğenilmedi diye kaldırdılar. Tek çeşit sensin bu terlikle rahat eden" diye. Ama ne yapayım benim için dünyanın en rahat terliği kendisi ♥
Şimdilik bu kadar, ben azıcık yine sizleri okuyayım ;)
11 Şubat 2019
28 Gün Meydan Okuması #11 - Yanlış Tercihler Mahallesi / Mario Levi
Bugünkü meydan okumamızda konu;
Son zamanlarda okuyup bitirdiğin kitabın yorumunu yazabilir misin?
Bu kitabı okuyalı birkaç ay oldu gerçi ama okuduğum kitapların tamamını buraya geçirmek istediğimden dolayı bekliyordu yazmak için. Hazır fırsat varken bu kitabı yazayım istedim...
Bu kitabı anlatmak hem çok kolay, hem çok zor...
En iyisi ben mahalleden yola çıkayım, hislerimi daha güzel anlatabilirim sanırım bu yoldan gidersem...
Bu kitaba başlarken bir mahalleye yeni taşınmış gibi hissediyorsunuz kendinizi... Her bir mahalle sakini ile ayrı ayrı tanışıyor ve ayrı ayrı hikayelerini dinliyorsunuz. Anlattıklarının gerçek olup olmadığını bilmeden...
Kitapta birden fazla anlatıcı var aslında... O mahallede yaşadığını düşündüğüm ve hatta artık yaşlanmış bir anlatıcı tanıştırıyor mahalle sakinleriyle okuyucuyla... İşte onun anlattığı hatıralar ve kısımların gerçek olup olmadığını bilmeden okuyorsunuz.... İlk bölümden sonra biliyorsunuz ki her bölümden sonra ikinci bir anlatıcı çıkacak ve bize gerçekleri yüzümüze tokat gibi çarpacak... Bazen ters köşe olmanın şaşkınlığına bazen de ben hissetmiştim duygusunun rahatlığına kapılacağınız...
İşte bu anlarda diyorum ki kendime; hayata tek bir açıdan bakmak ne kadar da hata yaptırıyor insana... Belki de gerçek çok farklıydı ve ben sadece bir yönden baktığım için görmemiştim... Uzun uzun düşündürdü bu konu beni kitabı okurken ve sonrasında...
Bu mahalledeki tüm sakinlerin ortak özelliklerinden biri hepsinin bir hayali var... Ve kitabın adından da anlaşılacağı üzere hayatlarında yanlış tercihleri var... Yanlış tercihleri sebebiyle ödedikleri bir bedel tabi ki... Kimi zaman içinizi acıtan, kimi zaman da arkasındaki gerçekleri öğrenip böylesi daha iyi oldu dediğiniz... Tam bir duygu seli anlayacağınız...
Kitapta o kadar çok karakter var ki... Ben bir süre sonra karıştıracağımı düşündüğümden not etmeye başladım... İyi ki de not etmişim dedim sonradan... Aralarındaki bağı notlarımla daha iyi oturtabildim... Şimdiye kadar bu kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünürseniz size de tavsiye ederim...
Kitapta en sevdiğim bölüm Pertev ve Nedret'in geçtiği bölümlerdi... Aslında ilk başta çok kızmıştım onlara... Fakat ilerleyen bölümlerde beni o kadar güzel bir aşk hikayesine çektiler ki... Hele hayalde yaşatılan gibi güzel bir evde yedikleri yemek bölümü vardı ki tam özlenen gibiydi... O masada onlarla birlikte olmayı ne çok isterdim anlatamam...
Bir de Muammer amca vardı mesela... Bir yeşilçam karakteri gibiydi. Balonlara çizdiği kocaman gülen bir suratla birlikte çocuklara söylediği şeyler tam sevilesiydi... Bak Muammer amca deyince birden ahhh Tamar diyesim geldi... Sevdiğinin ve seni çok sevenin yanında iyileşseydin keşke dedim... O zaman Muammer amca unutma hastalığına bilerek yakalanmazdı... Kimbilir belki işte...
Tüm karakterlerle ilgili hissettiklerimi yazsam bu yazı bitmez biliyorum, o yüzden yazamıyorum... Ama kitabın arasında saklayacağım notlarımda var...
Fakat itiraf etmeliyim ki kitabı okurken o kadar çok karakter girdi ki hayatıma kitabın sonlarına doğru sanki heyecanımı yitirdim ve o karakterlerin arasında kaybolduğumu hissettim... Ama yine de bir şekilde soktum kendimi kitabın matematiği içine kendimi...
“Süslü Niko, Anet, Mösyö Aldo, Katina, Diana, Tahsin, Serra, Bruno, Lena, Fırıldak Selami, Aksak Azize, Pasaklı Vera, Kuaför Fikret, Çilli Meral, Seval, Şişko Nuri, Hidayet Hanım, Şemsi Bey, Sakar Hayati, Altıparmak Memo, Pertev Abi, Nedret, Hikmet, Nedim, Jinekolog, Manastırdaki Rahibe, Therese, Muammer Amca, Tamar, Gagavuz Türkü Kadın, Vahit Amca, Makbule, Şamil Amca, Dilenci Vehbi, Suskun Tacettin, Emel, Saadet, Kâmil Baha, İbne Rıfkı, Beter Fehmi, Emine, Cüce Ruhi, Şefik Bey, Sevda, Türkan Hanım, Muhlis, Müzeyyen, Melahat Hanım, İhsan Bey, Gülten…”
Hepsi de şahsına münhasır karakterlerdi ve kitabı okuduğum süre boyunca mahalledeki istisnasız her hayata dokunmak istedim... Bu kitaba rast gelirseniz bir gün, bu mahalle sakinleriyle tanışmanızı öneririm.. Naçizane duygum budur bu kitapla ilgili...
Ve altıçizililerim;
* Çok yaralı insanlar hep kenarda ve karanlıkta kalır.
* İhtimaller hayat devam ettikçe tükenmezdi ve bildiğin gibi her ihtimal yeni bir hikayenin kapısını aralardı.
* Sahici hikayeler böyledir zaten, yaşananlar yaşanır ve izleri bir başkasına burakılır. Başka hikayeler ve ihtimaller için... Yaşanmış ve yaşanacak birçok sabah için...
* Doğru yerde durmak için doğru görünmek zorunda değilsiniz. Kendinize karşı samimi olun, yeter. (Bernarda Rubinstein)
* Başkasını dinlemeyi bilince kendisini de daha iyi dinleyebiliyordu çünkü insan.
* Onca kötülüğün hakimiyet kurduğu bir dünyada iyi olmayı seçmek bir isyandır, birçok insanın sandığı gibi ahmaklık değil. (Michel Seyrig)
* Bazı hayatlarda gitmelerin bazı hayatlarda da beklemeyi bilmelerin izleri saklanmak istenir. Yaşadıklarını doğrulamanın en çetin, ama aynı zamanda da en güvenilir yollarından biridir bu sanki. Çekmeceler dert ortağıdır. Aynalar ve özenle korunan bazı nesneler de... Onları paylaşmak zordur. Hele hele bir yara çok derinlerde kalmışsa...
* Hayatın yalanlarını size bırakıyorum. Ben bu oyunu hiç sevmedim...
* Bir çiçek en iyi kendi toprağında yaşar denir. Doğru mu, bilmiyorum. Ama eşyaların insanlarıyla hayat kazandıklarını biliyorum. Zamanla ve farklı hayatlarda yolculuklarını sürdürdükleri sürece değer kazandıklarını da...
* Mutlaka kaybettiklerin var, mutlaka... Yoksa niçin yazmak isteyesin?.. Farkına varacaksın. Bilecek, üstüne gideceksin. Bu kadar... Buna yüzleşmek diyoruz. Yüzleşmek... Tamam mı?.. Herkes yapamaz. Yapan da her zaman mutlu olmaz.
* Yara bandı imalatı işine yaraları sarmak için girdiğini söyleyen bir adama siz de yakınlık duymaz mısınız?
* Sarhoşluk marifetse, amaca içki içilmeden de, mesela bir işi aşk ve huşu içinde yaparak, hatta bir ibadete dönüştürerek, en mühimi sadece ibadet ederek de varıldığını defalarca gördüm çünkü.
* Para dediğin insanın hayatını güzelleştirmeye yaramıyorsa bir halta yaramaz. Şunu erteleyeyim, bunu erteleyeyim, bir gün harcarım nasılsa diyerek elde tutarsan asıl değerini kaybeder. Kendini garantiye almak için tutarsan daha çok kaybeder. Seni kire daha çok bulaştırır. Eline geçeni elinden çıkaracaksın. Bu kadar! Yaşayacağın, nefes alacağın her an için, tamam mı?
* Bazen önüne zor toplar gelebilir. Ne yapacaksın? Zor mor, ben bu işin üstesinden gelirim diyorsan, durmayacaksın. Üzerine gideceksin. En kötü ihtimal, başaramayacaksın. İyi görmek şart. İnanmak şart. Bu iş zor, altından kalkamam diyorsan ne olacak? O zaman da bilerek kötü bir vuruş yapacaksın. Anlıyor musun? Ya da o vuruşu yapmaktan vazgeçeceksin. Sıranı rakibe vereceksin. Durman gereken yeri bileceksin. Her yerde ama, her yaptığında... Çalışma hayatında, siyasi tercihlerinde, ilişkilerinde, evliliklerde... Hiç değişmiyor...
* Kendimizi hapsettiğimiz odalarda başkalarının acılarına nasıl da sağır kalabiliyorduk bazen. Nasıl uzak, nasıl mesafeli... Üstelik uzaklığın kendimize de uzak düşme manasına geldiğinin farkına varmadan.
* Hayatın akışında fazla düşünmeden yanımızda tuttuğumuz, hatta bazen hoyratça kullandığımız birçok nesne aradan ancak yıllar geçtikten sonra gerçek yerini bulur. Yıllar sonra... Kimi zaman hepten kayboldukları, tarihin karanlıklarına karıştıkları, kimi zaman da size artık uzakta kalmış hatıralarıyla döndükleri için... Fark etseniz de etmeseniz de hafızanızda kaldıklarından... Size mekanları ve insanlarıyla yaşamaya devam ettiklerini ısrarla söyleyerek...
* En zorlu kavga insanın kendiyle kavgası. Çünkü orada hiçbir seyirci yok... (Kate Willington)
* Ailelerine bağlı kalmaktan daha fazlasını yapamayan kadınların ayıpları bile sınırlıydı.
* Bilmek için her zaman görmek gerekmez.
* Aksini ispat edemedikçe ihtimali canlı tutmaktan başka çarem yoktu.
* Hüsranların daha kolay taşınması için yalanlara da ihtiyaç duyulmuyor muydu? Zamanın akışında bu yalanlar ise başka bir gerçeğin inşa edilmesi için kendi yataklarında sessiz sedasız akmıyor muydu?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















